NAMIKKEMAL
VATAN YAHUT SİLİS'l'RE
HAZlRLAYAN
KEMALBEK
© BORDO SİYAH KLMbl: YAY.IlftAR
BASKI2004,İSTANBUL
DİZİ TASARI...
NAMIK KEMAL
VATAN yihut SİLİSTRE
HAZlRLAYAN: KEMAL BEK
BORDO~İYAH
TiYATRO
NAMIK KEMAL
Narnık Kemal (asıl adıyla Mehmed Kemal),
21 Aralık 1840'ta, dedesi Abdüllatif Paşa'nın
mutasamr olarak bulu...
işleri dolayısıyla İstanbul'a çagrtlan dede. ai­lesini
Afyon'da bırakmıştı. Kemal, bu sırada
annesini yitirdi. Derlesini...
zınırnızda, yazı dilimizde batılı bir çok yenili­gi
başlatan Şimisi Efendi'yle tanışması da
1862'dedir; Kemal, Tasvir-i ...
ve Fransız elçiliğinin de yardımıyla, 1867'de
Paris'e kaçtılar ve Muhbir'i burada çıkarınaya
başladılar. Sürgünler bu ke...
gösteri yapmalan, bununla da yetinmeyerek
gazeteye kadar gidip Namık Kemal'le görüş­mek
istemeleri, onu bulamayınca bir ...
Üç yıl sonra Sakız'a atandı; ama burada
bir süre sonra zatürreeye yakalandı, 2 Aralık
I888'de öldü ve bir caminin hazire...
Kemal'in, Şinasi'yle tanıştıktan ve Tercüme
Odası'na girdikten ve hem politikayla hem de
Batı kültürüyle ilgileurneye ba...
üç sanatçısı, ufak tefek değişikliklerle gazel
(Namık Kemal'in gazelleri), kaside (Namık Ke­mal'in
Hüniyet Kasidesi, Şin...
mal'in İntibô.h-Sergü.zeşt-i Ali Bey• ve Cezmi
adianndaki iki romanı, Şemseddin Sami'nin
Taaşşuk-u Tal'at ve Fitnafı, Ah...
anlatılacaktı; ama bu cilt ne yazık ki yazılma­mıştır.
Romandaki kimi olayların genel çerçe­vesinde
Peçevi Tarihinde ver...
layan, eğlencelerin en yarariısı olarak nitele­yen
ve, "Güzel bir oyun okumanın, oynandı­ğını
görmek kadar tat vermese b...
Nfunık Kemal, anlatılannda olduğu gibi,
oyunlannda da Coşumculuğun, özellike Fran­sız
Coşumculuğunun etkisindedir.
Yapı...
Dil ve Yazın konusundaki yazılannın ta­mamı
için bk. Ölümünün 100. Yılı Münasebe­tiyle
Nfunık Kemal'in Türk Dili ve Edeb...
reddin Hoca'nın Mansıbı, Vaktiyi-i Acibe ve
Havtidis-i Garibe-i Keşfger Ahmed, Şeyh Hacı
Bektaş, Hiktiye-i İbrahim Paşa ...
miştir. Asıl adı Vatan olan oyun, sansürün
bu ada izin vennemesi üzerine Silistre adıyla
oynandı ve yayımlandı; daha son...
,• ..
numlan geregi İslam Bey. gözünü budaktan
sakınınayan bir yigit; Zekiye, aşkı uğruna
ölümü göze alan aşık bir genç...
ADAYIŞ
Ey vatanın hayatını koruma uğrunda ca­nım
veren mücahitled
Şu degersiz yapıtırnın konusu, alaylannda
silah kull...
VATAN yahut SİLİSTRE
Dört perde tiyatro
ZEKiYE HANIM
HANiFE HANIM
ISLAM BEY,
KİŞİLER
Gönüllü zabit*
AHMED SIDKl BEY...
PERDE I
(Perde açılmca kenan sokağa bakan bir
oda görünür. Zekiye, Amavutluğa özgü düz­gun
giysisiyle mindere uzanmış, ...
tügün gönülde başkası hükmediyor! Seni ba­bam
okutmuş, onun yoluna öldün. Beni sen
okuttun, yoluna ölmek degil, öldügüne...
maz. Okudukça gözlerimden sanld yüzüme,
ı.tö~süme doğru damla damla alev parçalan
ıınçıldı... Bilmem sütnin em getirdiği...
Zekiye (İslam Bey'i görünce, sonsuz dere­cede
bir teldşla yanına koşmak ister, ama yi­ne
kendini toplar. Bir üzücü bir s...
rın bana dogru geliyor ... Ben de kendime sa­hip
olaydım elbet de kendimi tutardım ... El­lıd
de senin yanında olsun, su...
den burada aynlırsak, ötede birleşiriz... Bu
gün aynlırsak yarın birleşiıiz ... Ayn görünü­rüz,
yine buluşuruz ... Ayn s...
!alim Bey (Kendisini tutumayarak atılili
- Gldecegirn
Zekiye (Yanına koşup sözünü keserek)
- Önce beni öldür.
lalim Be...
şısmda önce benim gögsümü bulmasın? Hiç
nasıl olur ki, vatan tehlikede bulunsun da,
ben evimde rahat oturayım? Hiç nasıl...
lçlu gideceksin, degil mi? Beni de unut. dün­yayı
da unut ... Ben ... ben bir mektubunu bi­IP
INkınem. İnşaallah esenlik...
sanıyorum. Sen erkeksin ... belki böyle şeyler
hatınna gelmez. Seni gördükçe ne düşünüyo­rum
bilir misin? Buradan gittik...
istemiyor! Vatan ki, kırk milyon can besliyor;
hala ugrunda isteyerek can verecek kırk ki­şiye
sahip olmamış! Vatan ki, ...
şeyler söylermiş! Babam da böyle umutlarda
bulunurmuş! Ninem her gece anlatırdı ... So­nucunda
ne oldu. Hala öldüğü yeri...
'Oçüncii MecHs
Zekiye (Bir iki dakika o durumda kaldık­lım
sonra odanın her yanma göz gezdirerek)
- Sonunda gitti ... Y...
lunsun. (Bir az düşündükten sonra) Ya o ... O
yaşayacak... Eğer duyar da benden sonra
kendisini öldürürse ... Niçin? Niç...
;ı , Dördüncü MecHs
Zekiye odada; İslam Bey ne
gönüllüler dışarıda
İslam Bey (Sokakta) -Arkadaşlar, hep
buradayız deği...
bilir. Kendinize bu kadar güveniyor musunuz?
Nereye gidecegimizi bilseniz, nereye gideceği­mizi
benim gibi gözünüzün önü...
ıııt'dan geçerneyecek Geçenler bizi ya ölmüş
vn da yaralı bulacak. Ben öleceğim diyorum,
ll,;lnizde ölümden korkınayan k...
olunca bir fincan ilacı iki saatte getirir; kendi
istediği iş için, bak keklik gibi sekiyor!
Zekiye (Yan giyinmiş olduğu...
dt" ... Ta can evimde ... Sebep de sensin ... Anla
ı ht ben ne yaptım deme ... (Mindere kapanıp ağ­lnııarak)
Keşke memel...
miş. Beni bırakl Beni düşündümıe! Çıldırdı­gımı
ister misin? Ne kendimi öldürebiliyorum
ne ölü yaşamak elimden geliyor. ...
PERDE U
(Perde açılınca Silistre kalesinin bir tabya­tırıda
ötede beride bir takım gönüllüler otur­muş.
Zekiye, erkek g...
Hepsi Birlikte:
Aımllimiz, efkanmız ikbal-i vatandır.
Serhaddimize kal"a bizim hak-i bedendir
Osmanlılanz ziynetimiz ka...
Ikinci MecU.
Önceliller, Askerler,
Miralay Sıdkı Bey
Sıdkı Bey - Kalede kalmak isteyenler bJr
lnrufa ayrılsın.
Bir Gö...
''""f"l
- Bey! Bey! Biz buraya kendi inidemizle gel­dik.
Gelişimiz ancak bu gün için idi. Siz bir
elinizle bize düşmanı...
Sıdkı Bey - Adın nedir?
Zekiye (Kendini toplayarak) - Adem efen­ılinı.
Sıdkı Bey (kendi Kendisine)- Ne müna­ftlrbetsiz
...
dan ölüyor, bir ikisi de kurşundan. gülleden
ölürse ne olur?
Abdullah- Şu (çocuk da kalsa) sanki ne
olur? Kıyamet mi ko...
elim ... Allah da bilir ki, ben herkesin önünde
ldim... Cephan em tükendi, kılıcım kırıldı,
kollanından tuttular, kollan...
yavaş yavaş dağrolurl - Kim? Ben mi? De-rnek
ki, bilmiyorsunuz... Demek... Demek
:~::a:;~~~~==:~:=:~~=ns::::~ /~
tırlıy...
llillnıda beyninde ne fark olur? Azrail baş
llt'Uıtınzda dolaşıp duruyor. Bu gün olmazsa
Yfltııl gider hepsini görürüm. ...
dinceye kadar yansı etrafa dökülüyor. İçine
yansından çok yalan kanşıyor. Manastır'dan
Bağdat'a gelen haberlerden ne öğr...
lıdkı Bey- O da tıpkı sizin gibi düşün­tıc.
Anlaşılıyor ki bir okulda, bir meslekte ye­ll;
ıntı;;siniz. Ahmed Bey emri a...
sanırdı. Vahşi hayvanlar gibi ormanlarda,
ağaç kovuklannda saklanırdı. Her gün bin
kere kendini öldürmeye kalkışırdı. So...
RU1tem Bey (Sözünü keserek) - Biz Ah­HU•
ı1 Bey'den söz ediyorduk. Şimdi kendinizi
~nvlrıııeye başladınız.
lıdkı Bey (K...
Rüstem Bey- Onbaşı mı olamadın? Sen
mi?
Sıdkı Bey (Tehdit ile bakarak) - Hayır,
ben değil ... 0 ... Ahmed Bey! (Yine ke...
rıuıt gelirsen tanıma! İstersen selam bile ver­mr.
Adını işitirlerse, belki yine keçe külalı
ı>ılrrler. Hareminin, oğlun...
,.. PERDE III
(Perde açılmca düzenli bir oda görünür. İs­lAm
Bey yataktadır.)
Birinci Meclis
Zekiye, İslam Bey
Zekiye...
da sonra dayanamıyor. Kuca@ma aldım. Ak­lım,
gönlüm, ciğeıim hep göğsüme, kollarıma
geldi sandım. (Uzaktan uzağa top ses...
vur. Bizi istihkam1 içinde görmekle kendisin­ılr
daha çok yiğitlik düşünemez a. Hele bire
Iki ... bire beş gelsin ... Di...
mecbür oldular. Şimdi bir kere düşman gö­ründü;
o, kırbaçla, süngü ile getirdiğimiZ as­keri
ileri gitmekten kılıçla. sün...
Zekiye (Pek üzüntü verici bir tavırla) -
Ben bilir miyim? Her gece yanınızda idim ...
Bir çok zaman oldu ...
İslim Bey ...
ralıya hizmetçilik edersin; ya ben nasıl ede­yim
de kendimi yoktan var eden Allahım için
seni bırakmayayım. Bilir misin,...
ıırı Isterligini anlıyacak bir şey kaldı mı ya?
1,ılryi kim-koruyacak? Devlet burayı Paşa'ya
lr•ılıın etmemiş miydi? İşt...
dayanacağız? Kanlannız mı dondu? Yüreğiniz
oynamadan mı kaldı? Ne şaşkın şaşkın bakı­nır
durursunuz? Burada benden başka...
Üçüncü MecHs
öncekiler, Başka Bir Ziblt
(Dışardan gelerek.)
Başka Bir Zibit - Düşman sağ tarafa yı­P.
ılmış geliyor. S...
Sıdkı Bey - Kaleyi kurtarmaya daha gü-zel
bir çare var. Gerçekten ölecek adam ister.
İslam Bey - Ben daha ölmedim.
Sıdk...
Sıdkı Bey-A bey! Sen deminki edepsizin
ırıl~:.derine mi bakarsın? Burada bu kadar okul
görmüş, bu kadar her rütbeyi bir ...
reyi bir adama nasıl teslim edebilirim. Ya gi­rişim
sırasında yardım gerektiren bir iş çıkar­sa?
Orduya kılık degiştiril...
Sıd.kı Bey - Buraya gel. Şu kale ugrunda
ölmek elinden gelir mi?
Abdullah Çavuş - Ölürüm. Kıyamet mi
kopar.
Sıd.kı Bey...
la yüzünü örtüyordu ... Ben üzgün üzgün ağ­lıyordum
... O hafif hafif gülüyordu ... Sanki
benim gözümden bir damla yaş d...
Namık kemal - vatan yâhut silistre
Namık kemal - vatan yâhut silistre
Namık kemal - vatan yâhut silistre
Namık kemal - vatan yâhut silistre
Namık kemal - vatan yâhut silistre
Namık kemal - vatan yâhut silistre
Namık kemal - vatan yâhut silistre
Namık kemal - vatan yâhut silistre
Namık kemal - vatan yâhut silistre
Namık kemal - vatan yâhut silistre
Namık kemal - vatan yâhut silistre
Namık kemal - vatan yâhut silistre
Namık kemal - vatan yâhut silistre
Namık kemal - vatan yâhut silistre
Namık kemal - vatan yâhut silistre
Namık kemal - vatan yâhut silistre
Namık kemal - vatan yâhut silistre
Namık kemal - vatan yâhut silistre
Namık kemal - vatan yâhut silistre
Namık kemal - vatan yâhut silistre
Namık kemal - vatan yâhut silistre
Namık kemal - vatan yâhut silistre
Namık kemal - vatan yâhut silistre
Namık kemal - vatan yâhut silistre
Namık kemal - vatan yâhut silistre
Namık kemal - vatan yâhut silistre
Namık kemal - vatan yâhut silistre
Namık kemal - vatan yâhut silistre
Namık kemal - vatan yâhut silistre
Namık kemal - vatan yâhut silistre
of 99

Namık kemal - vatan yâhut silistre

Novel
Published on: Mar 3, 2016
Published in: Education      
Source: www.slideshare.net


Transcripts - Namık kemal - vatan yâhut silistre

  • 1. NAMIKKEMAL VATAN YAHUT SİLİS'l'RE HAZlRLAYAN KEMALBEK © BORDO SİYAH KLMbl: YAY.IlftAR BASKI2004,İSTANBUL DİZİ TASARIMI H. HÜSEYiN ARIKAN DÜNYA KLASİKLERİ EDiTÖRÜ VEYSEL ATAYMAN TÜRK KLASİKLERİ EDİTÖRÜ KEMAL BEK ISBN 975-8688-32-4 TREND YAYlN BASlM DAÖITDI REKLAllll ORGANİZASYON SAN. TİC. LTD. ŞTİ. MRK. MERKEZ EFENDi MAH. DAVUTPAŞA CD. İPEK İŞ MERKEZI 6/3 9-22 TOPKAPI/İSTANBUL ŞB. CAFERAGA MAHALLESi MÜHÜRDAR CADDESi NO: 60/5 81300 KADlKÖY/İSTANBUL TEL: (02!6) 348 98 03- 348 97 63 FAKS: (0216) 349 93 45
  • 2. NAMIK KEMAL VATAN yihut SİLİSTRE HAZlRLAYAN: KEMAL BEK BORDO~İYAH TiYATRO
  • 3. NAMIK KEMAL Narnık Kemal (asıl adıyla Mehmed Kemal), 21 Aralık 1840'ta, dedesi Abdüllatif Paşa'nın mutasamr olarak bulunduğu Tekirdağ'da doğdu. Aralannda sadrazamlar, önemli ko­numlarda bulunmuş askerler, devlet adamla­n ve şairler de bulunan bir soydan gelmekte­dir. Babası, Padişah I. Abdülhamid'in münec­cimbaşısı ·· Mustafa Asım Bey, annesi kültür­lü bir kadın olan Fa tma Zelıra Hanım' dır. Aile, dede Abdüllatif Paşa'nın Afyon san­cağı mutasamflığına (kaymakamlık) atanma­sı üzerine, 1846'da Ai}ron'a geldi. Kemal, o sı­rada müftülük görevinde bulunan ve bir za­manlar Rusya ve Mısır'da bulunmuş; Arapça, Farsça, Rusça, Yunanca ve Latince bilen; görmüş geçirmiş bir kimse olan Buharalı Ha­cı Abdülvahid Efendi'den dersler aldı, ondan etkilendi. (Aslında Narnık Kemal'in düzenli bir öğrenim görmemiş, bir çok Tanzimat sa­natçısı gibi o da, yaşama atıldıktan sonra, ya­şam deneyimleriyle kendisini yetiştirmiştir.) Dedesi Abdüllatif Paşa, 1848'de Kütah­ya'ya atandı, bu kente gitmeden önce de kimi • Tanzimat'tan sonra eyaJetten daha küçük yerleşme bi­rimi olan "sancak"ın en yüksek yöneticisi. Önemli tarihierin saptanması konusunda gökbilimsel hesaplar yapmakla görevli saray memuru. -5-
  • 4. işleri dolayısıyla İstanbul'a çagrtlan dede. ai­lesini Afyon'da bırakmıştı. Kemal, bu sırada annesini yitirdi. Derlesinin de çok geçmeden aziedilmesi üzerine aile İstanbul'a taşındı. Kemal, Beyazıt Rüşdiyesi'nde öğrenime baş­ladı; daha sonra Valide Mektebi'ne verildi. Dedesi 1853'te Kars'a atandı; Kemal bu kent­te kaldığı bir buçuk yıl boyunca, Vaizzade Seyyid Efendi'den özel dersler aldı, sporla il­gilendi, hocasının yüreklendirmesiyle ilk şiir denemelerini kaleme aldı. Paşa'nın 1854'te yeniden aziedilmesi üze­rine İstanbul'a taşındılar; 1855'te Sofya'ya atanması üzerine de bu kente gittiler. Burada özel öğretmenlerden Arapça, Farsça ve yazı dersleri gördü. Şair Eşref Paşa'nın yüreklen­dirmesiyle eski biçernde bir divan oluşturacak kadar çok da şiir yazdı. Bu arada Niş kadısı­nın kızı Nesime Hanım'la evlendi; bu evlilikten Feride, Ulviye ve kendisi gibi şair ve yazar olan Ali Ekrem (Bolayır) adlı çocuklan oldu. Namık Kemal, 1857'de İstanbul'a döndü; kendisinin kültürel yaşaınında çok önemli bir yeri olan Haneiye Nezareti Tercüme Odası'na* memur olarak girdi. Fransızca öğrendi ve dö­nemin ünlü şairlerinden Leskoçalı Galib'le, onun aracılığıyla da bir divan şairleri toplulu­ğu Encii.men-i Şuara şairleriyle tanıştı. Namık Kemal'in kültürel gelişmesini; di­van kültür adamı olmaktan çıkarak batılı dü­şünceye yönelmesini sağlayan, siyasi düşün­celerinin şiirine girmesinde etkili olan ve ya- • Dışişleri Bakanlıgı Çeviri Odası (Bürosu). Bu odanın memurlan Dışişleri'nin yazışmalannı yönetmekle gö· revliydi. -6-
  • 5. zınırnızda, yazı dilimizde batılı bir çok yenili­gi başlatan Şimisi Efendi'yle tanışması da 1862'dedir; Kemal, Tasvir-i Ejkôr* gazetesinin yazarlan arasına katıldı. Bu gazetede yayım­ladıgı siyasal ve toplumsal eleştirileri konu alan rnakaleleriyle, Osmanlı kültürü ve yazı­m konulu makaleleri, sonradan sürgün1ere gönderilmesine yol açacak olan muhalif kişi­liginin ilk ürünleridir. Namık Kemal, 1865'te Yeni Osmanlılar Cerniyeti'ne·· katıldı. Cemiyet üyelerinin Meş­rutiyet istekleri, rneşrüti yönetim kurulursa ülkenin geri kalmışlıktan kurtulacagı yolun­daki beklentileri gerçekleşmedi. Namık Ke­mal'in Muhbir'de yayımlanan "Şark Meselesi" başlıklı makalesi üzerine basın üzerinde şid­detli bir sansür uygularnası yürürlüge kon­du; Cemiyet'in varlığını öğrenen hükümet, Muhbir başyazan Ali Suavi'yi Kastarnonu'ya, Narnık Kernal'i Erzurum vali yardırncılıgına, Ziya Paşa'yı Kıbns rnutasarnflığına sürgün olarak gönderdi. Sürgünler görev yerlerine gitrneyerek, Pa­ris'te bulunan Mustafa Fazıl Paşa'nın çağnsı • 1862'de Şimisi"nin yönetiminde yayımlanmaya başla­yan bu gazete. Tercümdn-ı Ahvarden sonra ikinci özel gazetemizdir. Haftada iki kez çıkan bu gazetenin alt başlığı "Havadis ve Mafuife Dair Osmanlı Gazetesi"dir. Gazete 1860'tan sonra Namık Kemal'in. 1865'ten son­ra Ebüzziya Tevfik'in, 1867'de de Recaizade Mahmud Ekrem'in yönetiminde çıkmış, ayın yıl 830. sayıdan sonra kapanmıştır. (M. Orhan Bayrak, Tii.rkiye'de Ga­zeteler ve Dergiler Sözlüğü 1831/1993, Küll Yayınlan. Istanbul, 1994, s.l36). •• ı 860'larda, aralannda Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa, All Suavi gibi yazariann bulunduğu, Meşrutiyet yöneti­nıini kunnak amacıyla Il. Abdülhamid'c basın yoluyla ımıhalefet eden demek. Daha sonraki Jön Türk hare­keUyle kanştınlmanıalıdır. -7-
  • 6. ve Fransız elçiliğinin de yardımıyla, 1867'de Paris'e kaçtılar ve Muhbir'i burada çıkarınaya başladılar. Sürgünler bu kentte ancak bir ay kalabildi; III. Napolyon'un düzenlediği Ulus­lararası Barış Fuan'nı Padişah Abdülaziz'in ziyareti nedeniyle, Fransız hükümeti Namık Kemal ve arkadaşlanndan ülkeyi terk etmele­rini isteyince, İngiltere'ye geçtiler. Namık Ke­mal, Ziya Paşa ile birlikte, M. Fazıl Paşa'nın parasal desteğiyle, 1868'de Londra'da Hürri­yet gazetesini çıkararak, siyasal düşünceleri­ni yaymayı sürdürdü. M. Fazıl Paşa'nın yardımının kesilmesi ve 1870 Prusya-Fransa savaşının başlaması üzerine, Namık Kemal Cenevre'ye, sonra da Viyana'ya gitti. Bu arada Zftptiye Nazın'nın* "yurda dön" çağnsı üzerine, nazınn yazı yaz­mama koşulunu kabul ederek, 187l'de İstan­bul'a döndü. 1872'de Ebüzziya Tevfik'le birlik­te İbret gazetesini yayın hakkı sahibi olan bir Ermeni'den kiralayarak çıkardı ve bu gazete ile kendisinin çıkardığı ilk gülmece gazetemiz olan Diyojen'de yeniden yazmaya başladı. İb­ret'te yayımlanan bir makalesi nedeniyle gaze­te dört ay kapaWdı ve Namık Kemal Gelibo­lu'ya mutasamf olarak sürüldü. Ürılü oyunu Vatan'ı sürgünün bitimine doğru yazmaya başladı ve sürgünden döndükten sonra ta­mamladı. Yeniden çıkarınaya başladığı İbret gazetesinin başına geçti. Vatan, 1 Nisan 1873'te Güllü Agop'un tiyatrosunda oynandı. Seyircilerin büyük bir coşkuya kapılarak "Çok yaşa Kemal!", "Yaşasın milletin Kemaii!" diye • Emniyet Genel Müdürü. -8-
  • 7. gösteri yapmalan, bununla da yetinmeyerek gazeteye kadar gidip Namık Kemal'le görüş­mek istemeleri, onu bulamayınca bir teşekkür mektubu yazmalan, İbrefin de bu olan biteni yayımlaması üzerine 5 Nisan 1873'te gazete bu kez sürekli olarak kapatıldı. N. Kemal, Kıb­ns'taki Magosa kalesine; Ebüzziya Tevfık, Nu­ri ve Ahmed Mithat Efendi de Rodos'a kale­bend* olarak sürgün edildiler. Namık Kemal'in Magosa sürgünü, yazarlı­ğı bakımından çok verimli bir dönem oldu; İn­tibdhromanını, AkifBey, Gülnihdl, Zavallı Ço­cuk ve Kara Belii oyunlanyla kimi tarih, eleş­tiri ve yaşamöyküsü türlerindeki :y:apıtlarını bu dönemde kaleme aldı. 30 Mayıs 1876'da Abdülaziz'in tahttan in­dirilmesi, yerine V. Murad'ın geçirilmesiyle, Kıbns'ta 28 ay süren sürgünden İstanbul'a döndü. Ancak V. Murad'ın akıl sağlığının bo­zulması üzerine, yerine, Meşrutiyet'i kurarak bir anayasa ilan etme sözü vererek getirilen Il. Abdülhamid, kendisine karşı gelişen muhale­feti baskı altına almak için, 1877-78 Osman­h- Rus savaşını bahane ederek meclisi kapatıp Kaanün-u Esasi'yi askıya aldı; Namık Kemal'i Mikaarnete ınecbür"** olarak Midilli'ye sürgün etti. Kemal, 1884'te Rodos mutasarnflığına : atandı. Burada Osmanlı Tarihi'ni yazmaya ·.. başladı; bir çok okul açılmasını sağladı. ~ Kalebendler, kalenin içinde özgürdürler, ama kalenin dışına çıkmalan yasaktır. ~· Sürgünün, oturmak zorunda oldugu kentten dışan çıkmamak koşuluyla özgür olma cezası. Bu cezaya çarptınlan kişi, her gün kolluk gücü merkezine görü­nüp imza vermek zorundaydı. -9-
  • 8. Üç yıl sonra Sakız'a atandı; ama burada bir süre sonra zatürreeye yakalandı, 2 Aralık I888'de öldü ve bir caminin haziresine* gö­müldü. Daha sonra padişahın izniyle cesedi, vasiyeti gereği Gelibolu'ya getirilip Bolayır'da Rumeli fatibi Süleyman Paşa'nın türbesinin yanına, tasarımını Tevfik Fikret'in yaptıgı la­hide konuldu. •• Sanatı Yazınımızda "Vatan Şairi" diye anılan Na­mık Kemal, Şinasi ve Ziya Paşa ile birlikte Tanzimat Dönemi yazınının kurucusu sayılır. Daha çok şair olarak tanınmasına karşın ro­man, eleştiri, inceleme, tarih, yaşamöyküsü ve benzeri türlerde de yapıtlar verdi. Namık Kemal'in sanat yaşamında Fransız­ca'yı öğrenerek Tercüme Odası'na girmesi, Şi­nasi ile tanışması ve Avrupa'yı (Fransa ve in­giltere) görmesi önemli etkenler oldu. Tanzi­mat ilkelerinin iyi kötü yaşama geçirilmesiyle yetişen, yeni düşüncelere, özellikle Avru­pa'nın etkilerine açık olan, dolayısıyla Os­manlı devletinin kurtuluşunun batılı anlam­da siyasal ve kültürel temelierin kurulmasıy­la olabilecegini düşünen genç kuşagın ilk temsilcilerinden biridir. Önce dogu kültürünü ve divan yazmını öğrenen, üstelik bir de divan yazan Namık • Caminin yarunda, çevresi duvarla çevrili mezarlık. Namık Kemal'in yaşamöyküsü. Namıle Kemal. Hayat~ Sanat~ Eseri (Hikmet Oizdaroglu, Varlık yay .• 1965) ve "Namıle Kemal Üzerine Bir Biyografi Denemesi (Abdul­lah Uçman, Ölümünün 100. Yılında Namıle Kemal kita­bı içinde, Marmara Üniversitesi Yayım, 1988) adlı kay­naklardan derlenmiştir. -10-
  • 9. Kemal'in, Şinasi'yle tanıştıktan ve Tercüme Odası'na girdikten ve hem politikayla hem de Batı kültürüyle ilgileurneye başladıktan son­ra düşünce ve sanat anlayışı da "politik sa­nat" ya da "politik görüşleri sanat yoluyla yayınak" yolunda biçimlendi. Ancak, ilk genç­liklerinde sağlam bir doğu ve din kültürü al­mış olmalan nedeniyle, Namık Kemal ve öte­ki kuşaktaşlarının sanatlannda hem doğu kültürünün hem de batı kültürünün değerle­ri bir arada görülür. Bu oluşum, hangi türde yazariarsa yazsınlar, onlann yapıtlannın öz­yapılarını da belirlemiştir. Namık Kemal'in (Şinasi ve Ziya. Paşa'nın da) şiir alanında getirdiği en önemli yenilik, kendisinin "parça bohçası" diye nitelediği di­van şiiri konulanndan başka konuların da şi­Irde işlenebileceğini göstermek oldu. Kendi­sinden önce, toplumsal çalkantılara, savaşla­ra, yıkınılara karşın, şiirde geleneksel me­cazlı ve mazmunlu bir dille "aşk" ve "tann aş­kı" hemen hemen tek konu olarak işlenirken, genç kuşağın bu üç sanatçısı, bu anlayıştan uzaklaşarak ve eskiden başka başka anlam­larda kullanılan "vatan", "millet", "hürriyet" lı(ibi sözcüklere yeni anlamlar yükleyerek şiiri siyasallaştırdılar; şiirde eski "aşık tipi"nin ye­rini, gelecekte "meşrutiyet"i kuracak olan "si­yasal ve çağından sorumlu insan" tipi aldı. Bunu yaparken de, aynı ana düşüncenin her heyitte farklı mazmunlarla yineleurnesi anla­yışından kısmen uzaklaşarak, şiirde anlam lıütünlüğüne yöneldiler. Bununla birlikte, Tanzimat Yazını'nın bu -ll-
  • 10. üç sanatçısı, ufak tefek değişikliklerle gazel (Namık Kemal'in gazelleri), kaside (Namık Ke­mal'in Hüniyet Kasidesi, Şinasi'nin Reşit Pa­şa için yazdığı kasideler), terkib-i bend (Ziya Paşa'nın Terkib-i Bend'i) gibi eski şiir türleri­ne, biçimlerine, nazım birimine ve aruz ölçü­süne bağlı kaldılar; siyasal düşüncelerini ya­yabilmek için kendilerine engel oluşturan Di­van şiiri dilinde yalınlaşmaya gitmelerine, mecazsız söylemeye çalışmalanna karşın, yi­ne de eski mecazlan kullanmadan edemedi­ler. Şiiri bu yola sokarken, şiirsel duyarlığı da elden kaçırdılar; eski şiirin "aşık" ve "Tann aşığı" tipinin yerine, "vatanı için canını ver­mekten çekinmeyen", "yaşamını vatana ada­yan" insan tipini koyarken, ister istemez öğ­reticiliğe yöneldiler. Makalelerinde söyledikle­rini, bir de "şiir dili"yle ölçülü, uyaklı söyle­meye yönelerek şiiri siyasal ve toplumsal dü­şünceleri yayma aracı konumuna getirdiler. (Daha sonra, 1923 ve 1960 sonrası şiirinde olduğu gibi, toplumsal bunalım dönemlerin­de şiirin siyasal düşünceleri yayma aracı ola­rak kullanıldığı pek çok kez görüldü.) Elbet de, Namık Kemal'in şiirini, bu geli­şimden ayn tutamayız. Çünkü Namık Ke­mal'in şiiri, özellikle Şinasi ile birlikte, Tanzi­mat Dönemi şiirinin belirleyici ve besleyici kaynağı olmuştur. Romanı, "Romandan maksat, olmamışsa bile olabilecek bir olayı, ahlak, duygular ve olasılıklarla ilgili her türlü aynntısıyla birlik­te betimlemektir," diye tanımlayan Namık Ke- -12-
  • 11. mal'in İntibô.h-Sergü.zeşt-i Ali Bey• ve Cezmi adianndaki iki romanı, Şemseddin Sami'nin Taaşşuk-u Tal'at ve Fitnafı, Ahmed Mithat Efendi'nin popüler romanlan dışında gelene­gi olmayan Tanzimat yazınında "yazınsal ilk romanlar" olarak kabul edilir. İntibô.h, "doğru yoldan saparak bir kötü kadına kapılan ve başına felaketler gelen" Ali Bey'in ve "'tutkulan yüzünden herkesin mut­suz olmasına yol açan" Mahpeyker'in serüve­nini anlatırken, yazann amacı okura bir ders vennek, mutluluğu evin dışında aramanın getirecegi felaketler konusunda okuru uyar­maktır; bu toplumsal amacı gerçekleştirir­ken, abartılı bir dil kullanarak, kahramanla­n tek yönlü ele alarak, rastlantılara, özverile­re, heyecanlı davranışlara yer vererek, konu düzenlemesi ve yazış tekniği bakımından Fransız Coşumcu (Romantik) romanlannın etkisiyle eski Türk anlatılannın etkilerini bir­leştirmeye yönelir. Namık Kemal'in, Coşumculann geleneğine uyarak yazdığı, yazınımızda ilk tarihsel ro­man sayılan Cezmfdeyse, XVI. yüzyılda III. Murad zamanındaki Osmanlı-İran savaşla­nnda geçen olaylan konu olarak alır. İki cilt olarak tasarlanan, ilk cildinde yine Coşumcu etkiyle ve yazann siyasal görüşüne uygun olarak, bu savaşlar sırasındaki Osmanlı yiğit­Ilgi, yurdu için her türlü özveriye hazır insan tipi Adil Giray ile Şehriyar'ın aşkı anlatılır. Olasılıkla ikinci cildinde de Cezmi'nin öyküsü • Asıl adı Son Pişmanlık olan bu roman. sansürün izin vermemesi nedeniyle bu adla yayımlanmıştır. -13-
  • 12. anlatılacaktı; ama bu cilt ne yazık ki yazılma­mıştır. Romandaki kimi olayların genel çerçe­vesinde Peçevi Tarihinde verilen bilgilere bag­lı kalmıştır; Adil Giray gerçekten bir tarihi ki­şiliktir. ama Cezmi, yazann imgeleminden yaşam bulmuştur. Yazann bu romandaki amacı, kimi şiir ve oyunlannda da işledigi "İs­him birligi" düşüncesidir. Mektup türünün yazınımızda ilk kullanıldıgi roman da Cez­midir. Yazınımızda eleştirinin de ilk örneklerini veren Namık Kemal, Celaeddin Harzemşfı.h, İntibfı.h, Bahar-ı Dfı.niş, İrfan Paşa'ya Mektup, Tahrib-i Hariibat gibi yapıt ve çevirilerine yaz­dıgı önsözlerde, eski yazın'ın yeni döneme el­verişli olmayan yanlannı eleştirir; ancak ya­zınsal biçimler üzerinde pek fazla dunnaz. Tahrib-i Hariibat, Ziya Paşa'nın bir divan ya­zım antolojisi olan Hariibat adlı yapıtının eleştirisidir ve Ziya Paşa'yla arasının açılma­sına neden olmuştur. Coşkulu özyapısı, eleş­tirilerinde de açıkça görülür. Tarih ve yaşamöyküsü türündeki yapıtla­nnda da, aynı coşkulu dille, İslam birligi, Os­manlı yigitligi, devletin kurtanlması için neler yapılması gerektigi konularına sık sık degi­nir. Şiirlerinde, oyunlannda ve romanlann­daki konulan, bir de ögretici bir biçemle bu tür yapıtlannda da işler. Oyun yazarlığı Tiyatroyu, "Bir milletin söz söyleme gücü yazınsa (edebiyatsa), Yazın'ın yaşam bulmuş söz söyleme gücü de tiyatrodur," diye tanım­- 14-
  • 13. layan, eğlencelerin en yarariısı olarak nitele­yen ve, "Güzel bir oyun okumanın, oynandı­ğını görmek kadar tat vermese bile, yine ro­man okumaktan daha iyidir. Çünkü oyunda duygular daha şiddetle betimlenir," diyen Namık Kemal. toplam altı oyun yazdı; ancak sağlığında bunlardan yalnızca Vatan ydhut Silistre'nin oynandığını gördü. Kara Bela oyunuysa, yazann ölümünden sonra yayım­landı. Namık Kemal oyunlan işledikleri ternalara göre iki kümeye aynlabilir: Bunlardan birinci­si, yazann şiirlerinde de yer alan "vatan sevgi­si", "vatan yolunda" çalışma ve ''bu ugurda ca­nını bile sakınmama" teması işlenen tarihsel oyunlardır: Vatan ydhut Silistre'de, Silistre kalesinin, Rus olduğu net olarak belirtilmeyen düşman işgaline karşı gösterilen yiğitçe sa­vunma anlatılır; konusu Hindistan'da geçen ve Hugo'nun Cromweıı oyunundan etkilenen Cel.dleddin Harzemşdh'ta zorba yöneticilerin yergisi işlenir; bu oyun epey uzun oluşu ve karmaşık planı nedeniyle okunmak üzere ya­zılmıştır; yazann sahne tekniğine ve diline en uygun olan, kimi sahnelerinde Shakespea­re'dan (Hamlet vb.) etkilenerek esinlenen Gül­nihal'de de yurt sevgisi coşkulu bir dille sergi­lenir. İkincisi, Tanzimat tiyatrosunun sık işle­diği "gençlerin birbirlerini görmeden evlendi­rilmelerinin kötü sonuçlan" temasını işleyen toplumsal konulu oyunlardır: Akij Bey, yalın diliyle dikkati çeken ve aşıklann ölüm döşe­~ nde birleşmeleri temasını işleyen Zavallı Ço­cuk, bu kümeye girer. -15-
  • 14. Nfunık Kemal, anlatılannda olduğu gibi, oyunlannda da Coşumculuğun, özellike Fran­sız Coşumculuğunun etkisindedir. Yapıtları: Şiir: Nfunık Kemal'in sağlığında yayımian­mış şiir kitabı yoktur. Şiirleri ölümünden son­ra çeşitli zamanlarda yayımlanmıştır; bütün şiirleri bir arada şu kaynakta bulunabilir: Na­mık Kemiil'in Şairliği ve Bütün Şiirleri (Hazırla­yan: Önder Göçgün, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınlan, Ankara, 1999); Roman: İntibdh veya Sergüzeşt-i Ali Bey (1876); Cezmi (1880-1882). Oyun: Vatan yahut Silistre (1873); Zavallı Çocuk (1873); Akij Bey (1874); Gülnihdl (asıl adı Son Pişmanlık'tır, 1875); Ce­ldleddin Harzemşdh (1875), Kara Bela (1910). Yaşamöyküsü: Evrdk-ı Perişan (Dağılmış Say­falar, 1872), Terceme-i Hdl-i Nevrüz Bey (Nev­ruz Bey'in Yaşamöyküsü, 1875). Tarih: Devr-i İstild (istila Dönemi, 1867); Bdrika-i Zafer (Za­fer Şimşeği, 1872); Silistre Muhasarası (Silistre Kuşatması, 1873); Kanğe (1874); Osmanlı Ta­rihi (Tasarlanan 14 cildin yalnızca 4 cildi çıka­bilmiştir, 1908-1909). Eleştiri: Tahrib-i Hard­bdt (1874); Takib-i Hardbö.t (1875); Me Prisons Muhdhezesi (Me Prisons Eleştirisi, 1885); İrfan Paşa'ya Mektup (1887); Mukaddeme-i Celdl (Celaleddin Harzemşah Oyununun Önsözü, 1888); Renan Müdafaanö.mesi (Renan Savun­ması, 1908). Öteki türler: Bahdr-ı Dö.niş (1874); Müntahdbdt-ı Tasvir-i Ejkö.r (Tasvir-i Ejkdr gazetesinde çıkmış makalelerinden seç­meler, 1886); Rü'yii (1898). -16-
  • 15. Dil ve Yazın konusundaki yazılannın ta­mamı için bk. Ölümünün 100. Yılı Münasebe­tiyle Nfunık Kemal'in Türk Dili ve Edebiyatı Üzerine Görüşleri ve Yazılan (Hazırlayan: Ka­zım Yetiş, i. Ü. Ed. Fak. Yayınlan, istanbul, 1989). Vatan yahut Silistre'den Önce Yazınımızda yayımlanan ve oynanan ilk ti­yatro oyununun, Şinasi'nin Şair Evlenmesi (1860, yazılışı: 1859) oldugu kabul edilir. "Eş­lerin görücü yöntemiyle, birbirini görmeden evlenınelerinin yol açtıgı gülünç durumlar"ı konu alan bir töre güldürüsü olan Şair Evlen­mesfnin, Metin And'dan ögrendigiınize göre, "... sahneye kondugunu gösteren her hangi bir ize ratlanınaınıştır."• Sahne teknigi ve kur­gulaması bakımından batı tiyatrosundan; bir­birinin karşıtı kişilerin işlenişi bakımındansa ortaoyunu, karagöz gibi geleneksel gösteri sa­natlannın tiplerinden yararlanan Şair Evlen­mesfnin dili, konuşma diline yakın yalınlıkta­dır. Dolayısıyla bu oyunun, tiyatro yazını için iyi bir başlangıç oldugu kabul edilir. Ancak, Şair Evlenmesfnden önce de, en azından saray ve çevresi Batılı anlamda tiyat­ronun ne oldugunu bilmiyor da degildir. Dal­mabahçe ve Çıragan saraylannda Maliere'den çeviriler yapılarak oynandıgıru yine Metin And'dan ögreniyoruz. Metin And, Şair Evlen­mesfnden önce oyun biçiminde karşılıklı ko­nuşmalardan oluşan, Türkçe yazılmış Nas- • Metin And, Şair Evenmesi"nden Önceki İlk 1Urkçe Oyun­lar, İnkılap ve Aka, İstanbul. 1983, s. 6. -17-
  • 16. reddin Hoca'nın Mansıbı, Vaktiyi-i Acibe ve Havtidis-i Garibe-i Keşfger Ahmed, Şeyh Hacı Bektaş, Hiktiye-i İbrahim Paşa ve İbrtihim-i Gülşeni ve Zor(ı)la Hekim adlı metinleri yayırn­larnıştır.• Vatan ycihut Silistre'den önce, Ahmed Ve­fik Paşa'nın Maliere'den uyarladığı Zor Nikcih (1869), Zoröki Tabib (1869) gibi oyunlar var­dır. Ahmed Mithat Efendi'nin EyvaJiı ise aynı yılın ürünüdür. Vatan yahut Silistre Silistre, bu günkü Bulgaristan' da, Dobruca bölgesinde bulunan bir kenttir; Romanya sını­nnda, Tuna ırmağının kıyısındadır. Silistre ilk kez 1388'de Türkler tarafından fethedildi; çe­şitli zamanlarda el değiştirdi. Kınrn Savaşı (1853-1856) sırasında, çok kalabalık bir Rus ordusu tarafından kuşatılan kent, Musa Hu­lüsi Paşa tarafından, bütün yoksunluklara karşın kırk bir gün kahramanca savunuldu. Bu savunma, tarihimizde "Silistre Müdafaası" adıyla ünlüdür. Paşa'nın şehit olmasından sonra da kaleyi alamayan Ruslar, ağır kayıp­lara ugradıklanndan kuşatmayı kaldım1ak zo­runda kaldılar. "Genel olarak oyunlann konusu ya hayilli olur ya da tarihsel bir olayı temel alır ki Gül­nihai, Akif (Bey) ve Zavallı Çocuk birinci; Si­listre ile Celal de ikinci kısırndandır," diyen Namık Kemal, Vatan yahut Silistre oyununun konusunu yukarda söz konusu ettigirniz ta­rihsel olaydan alarak özgür bir biçimde işle- • agy. -18-
  • 17. miştir. Asıl adı Vatan olan oyun, sansürün bu ada izin vennemesi üzerine Silistre adıyla oynandı ve yayımlandı; daha sonra Vatan ya­hut Silistre adıyla bilindi. Oyunda, Silistre kalesinin işgali üzerine kaleye koşan gönüliilierin öyküsü ile İslam Bey ve sevgilisi Zekiye'nin aşklan iç içe anla­tılır. Zekiye erkek kılığına girerek kaleye gö­nüllü giden İslam Bey'in peşinden gider ve kendisi de gönüllü yazılır. Bir çok yiğitlik ola­yından sonra, düşman çekilir. Bu arada ko­mutan Miralay Sıdkı Bey'in, Zekiye'nin ölmüş sandığı babası olduğu anlaşılır. Kale özgürlü­~ e. sevgililer de birbirlerine kavuşur. Bu konu gelişimini, Namık Kemal kendi "vatan", "ancak vatanın kulu olan birey" dü­şüncelerini seyirciye yansıtmak üzere seç­miştir. Oyunda tiyatrosal eylem (aksiyon) pek yetkin olmamakla birlikte, Batılı anlamda "perde" ve "meclis" bölümlernesiyle biçim ba­kımından sahne tekniğine uygun ilk tiyatro yapıtımız olduğu söylenebilir. Vatan yahut Silistre, oyunlannda Victor llugo'dan ve Shakepeare'den esinlenen Na­ınık Kemal'in genel olarak etkisinde olduğu Coşumcu akımın olayı geliştinne, kişileri canlandınna, sahne düzenlemesi ve sahne dili uygulamalan görülür. Oyunun, Namık Kemal'in bir az da döne­min insanına örnek olarak düşlemledigi, ka­rarlı yurtsever tipler olan kahramanlan, tek boyutludur. Kendilerine özgü olmaktan çok, Coşumcu tiyatronun Batılı örneklerinde gö­rülen kalıplaşmış tiplerdir. Toplumsal ko- -19-
  • 18. ,• .. numlan geregi İslam Bey. gözünü budaktan sakınınayan bir yigit; Zekiye, aşkı uğruna ölümü göze alan aşık bir genç kız; Sıtkı Bey, yigit ve ağırbaşlı bir komutan; sürekli, " ... kı­yamet mi kopar!" diyen Abdullah Çavuş, iç­tenlikli bir askerdir. Oyunun dili, Namık Kemal'in başka tür­deki yapıtlannda görülmeyecek denli yalın­dır. Bu da, hem siyasal görüşlerini seyircilere aktannak isteyen yazann. sahne dilinin nasıl olması gerektiğinin farkında olduğunu göste­rir. Vatan yahut Süistre, oynandıktan bir süre sonra Almanca'ya da çevrilip yayımlanmış, yurt dışında çeşitli ülkelerde de temsil edil­miştir. Not: Türk Klasikleri dizimizin daha önce çıkan kitaplarında, yazarın anlatımını günümüz diline uyarlanıış, konuşmalan da aynen alıp bilinmeyen sözcükleri dipnotlarıyla vermiştik. Vatan yahut Si­listre, oyun türünde bir yapıt oldugu ve yalın bir dille yazıldığı için, bilinmeyen az sayıda sözcüğü dipnotlarla açıklayarak günümü diline uyarladık. Bunu yaparken, yazarının cümle yapısına hemen hiç dokunmadık ( ) içindeki bir kaç sözcük, anla­mı daha belirginleştinnek için konulmuştur. -20-
  • 19. ADAYIŞ Ey vatanın hayatını koruma uğrunda ca­nım veren mücahitled Şu degersiz yapıtırnın konusu, alaylannda silah kullanmak şerefine ulaştıgımız Osman­lı askerinin ünü dünyayı tutan yigitliklerin­den biridir. Sizin şanımzı ilana .çalıştım. Onun için (bu) degersiz yapıtımı, değersizliği­ni açıkça söylemekle birlikte. size adıyorum. Vatanın ne demek olduğunu bilen kalem sahiplerinin, onu korumak için yapabileceği şey, askerde, Allah göstermesin, (bir) felaket görürse (onlarla) birlikte ölmek, zafer görürse milletin teşekkürünü dile getirmektir. Yaşasın askerimiz! Yaşasın vatan! 1 Cihat edenler; din ~da savaşanlar. -21- Kemal
  • 20. VATAN yahut SİLİSTRE Dört perde tiyatro ZEKiYE HANIM HANiFE HANIM ISLAM BEY, KİŞİLER Gönüllü zabit* AHMED SIDKl BEY. Miralay** RÜSTEMBEY, ABDULLAH, I3İR KAYMAKAM I3İR BİNBAŞI BİRİNCİ zABiT IKiNCİ zABiT ÜÇÜNCÜ zABiT NEFERLER**** GÖNÜLLÜLER Subay . .. Albay. ••• Yarbay . .... Erler; rütbeslz askerler. Kayınakam••• Miralayın çavuşu
  • 21. PERDE I (Perde açılmca kenan sokağa bakan bir oda görünür. Zekiye, Amavutluğa özgü düz­gun giysisiyle mindere uzanmış, elinde bir ki­tap, önürıde bir mum. İslam Bey de sokakta gezinir.) Birinci Meclis1 Zekiye (Kitabı yastığuı üzerine bırakarak) - Ah! Nineciğ;im!2 Nineciğ;im! Gönlüme niçin bu kadar yumuşaklık verdin? Düşüncemi ni­çin bu kadar açtın? Sen de şimdi kızını görsen okuttuğ;una pişman olurdun. Benim gönlüm öyle büyük büyük duygulara nasıl dayansın? Benim beynim öyle geniş geniş düşüncelere nasıl tahammül etsin? Yüregim ne kadar çar­pıyor! Sanki göğ;sümü yerinden koparacak da dı şan fırlıyacak... Beynim ne kadar sıkılıyor! Sanki başımı paralayacak da çevreye dağ;ıla­cak... (EUerini yüzüne kapayarakl Nineciğ;im! Nlneciğ;im! Dfuma babamı düşünmek için aç­lıt!; ın, hazırladığ;ın düşüncede başkası geziyor! IJfuma seni sevmek için terbiye ettiğ;in, büyüt- 1 Oyunda, kişilerin sahneye giıiş çıkışlanyla degişen, perdenin alt bölümielinden her biıi. 2 Oyunun yazıldığı dönemde bu sözcük "anne" anlamına kullanılır dı. -25-
  • 22. tügün gönülde başkası hükmediyor! Seni ba­bam okutmuş, onun yoluna öldün. Beni sen okuttun, yoluna ölmek degil, öldügüne agla­mak bile batınma gelmiyor! Ah! Daima o! Gö­zümde o! Hayallınde o! Aklımda o! O! O! O! Bir kere sokakta gördüm, keşke yüzüne baktıgım zaman gönlüme düşen ateş gözlerimi eritey­di... Daha bir bakışta vücudumda ne kadar gücüm varsa toplayıp da gözleriini başka ya­na çevirmek istedim. Eyvah! Ne vücudumda güç buldum, ne gözlerime hüknıüm geçti. Sanki ömrümde gördügüm, işittigim, okudu­gum, düşündügfım ne kadar güzel şey varsa hepsi bir yere toplanmış da, bir insan yüzü ol­muş karşıma gelmiş idi. (Bir az düşündülden sonra) Hayat ne garip hal imiş! Bir kaç gün önce yanımda biri aglasa, gözünün yaşı neşe­sinde dökülüyor sanırdım; bu gün kulagıma kahkahalar agıt sesleri gibi geliyor! Bir kaç gün önce gamlı gamlı bulutlarda şimşek çak­tıkça biri gülüyor gibi görünürdü, bu gün ye­ni açılmış güllerde çig görsem birinin gözyaşı dökülmüş sanıyorum! Bir kaç gün önce yü­züm gülüyordu; sanki her şey de benimle bir­likte gülüyordul Bu gün gönlüm aglıyor; san­ki her şey de gönlümle birlikte aglıyor! Gene sabah oldu, gene gözüme bir dakika uyku gir­medi... (Muml.an söndürerek) Zavallı m um! Acaba ben de senin gibi yana yana tükenip gi­decek ıniyim? Beş dakikacık uyuyabilseydim, belki düşümde görürdüm de ayaklarına kapa­nır, gönlü.mün zelırini döküneeye kadar doya doya aglardım ... Allahımı O mektt1p ne idi? Ateşle yazılsa insanın yüregini o kadar yak- -26-
  • 23. maz. Okudukça gözlerimden sanld yüzüme, ı.tö~süme doğru damla damla alev parçalan ıınçıldı... Bilmem sütnin em getirdiği zaman nasıl utancımdan yerlere geçmedim. İnsan se­vincinden ölmüyor; ama çıldıracak! Mektup ı;ôzünü işittiğim gibi ondan geldiğini bildim. J<endi gelse belki utanırdım da o kadar çırpı­tınrak üzerine koşmazdım. Gönülde kerfunet ıni var1 nedir? Kimi zaman grubi2 de biliyor! Ahi Benim o zaman başka kimi düşündüğüm vardı? Hrua kimi düşündüğüm var? Mektup tınbamdan da gelse yine ondan sanmaz mıy­dım? Belki dünyayı bildim bileli bir kere yüzü­ııü görmeye özlem duyduğum babamdan gel­dl~ ine keder ederdim ... Seviyorum, sevmekten lılr türlü kendimi alamıyomm. O da beni sevi­yor, sevdiği mektubunda yazılı. .. Kendi yazı­Nıyla yazılı ... elbet de gerçektir. .. Hayır! Elbet de gerçektir. Allah o kadar güzel bir vücudun Içinde hainlik saklamaz a. (Bir az düşündük­ten sonra:) Kim bilir? En güzel çiçeklerin ara­sında yılan bulunuyor. Ycirabbi! Ycirabbi! İn­sanın yüzü gibi gönlünü de meydanda yara­taydın ne olurdu? İkinci Meclis lsıim Bey, Zekiye Hanım Islam Bey (Pencereden girerek) - Ben gönlümü ortaya çıkarabiliriın. Ne yapayım ki, Içindeki sırlar yine sana görünmez. Akıl ennedik iş, anlam. vb. 2 Henüz olmamış şeyler. -27-
  • 24. Zekiye (İslam Bey'i görünce, sonsuz dere­cede bir teldşla yanına koşmak ister, ama yi­ne kendini toplar. Bir üzücü bir sessizlikten sonra, kendi kendisine söylenerek, ama sözü­nü işittirerek) -Ya şimdi her gün Allah'tan ölümümü istedigirnde hakklın yok mu? Biri gördüyse bana ne der? İslam Bey - Kimsenin görmek ihtimaii yoktur. Bu kadar günler, bu kadar gecelerdir kendimi göstermernek için topraklarda yu­varlanıyorum ... Sabah açılıyor, gözler haia açılmaya başlamadı. Gece bitiyor, uyku daha yeni başladı ... her gece buralan dolaşıyorum, tecrübeme güven. Zekiye (Memnunluğunu gizleyerek, soğuk soğuk) - Sizi davet eden mi vardı? İslim Bey - Allah aşkına ellerini yüzüne tutma. Dünyayı (topu) bir gün gördüm. Çün­kü bana dünyadan amaç sensin. Bir daha gö­recek miyim? OrasımAllah bilir ... Deminden beri casus gibi pencerenin altından sözlerini dinledim. (Zekiye gücenikliğini gösterir) Kaba­hatimin ne kadar büyük oldugunu bilirim. Onu biri bana yapsa, benim gözümde kıya­mete kadar alçaklıktan kurtulamazdı. (Zeki­yenin gücenikliği artar) Haydut gibi pencere­den bir eve girdim. (Zekiye'nin gücenikliği da­ha artar) Benim buraya girdigim gibi biri bi­zim eve girse, kanını helai sayar öldürürdüm. (Zekiyenin teldşı hep artmaktadır) Ne yapayım. ki, elimde degil... Seni seviyorum... senden aynlacagım ... Bu gün agzından beni sevrligi­ni işittim ... Bu gün sana veda edecegim ... İş­te gönlün benden kaçınmak istedikçe ayakla- -28-
  • 25. rın bana dogru geliyor ... Ben de kendime sa­hip olaydım elbet de kendimi tutardım ... El­lıd de senin yanında olsun, suçlayıcı olma­ıııaya çalışırdım. Merhamet! Merhamet ki, lıöyle nurdan dökülmüş vücuda taştan yapıl­ııuş gönül yakışmaz. Zekiye (Gönlüyle dövüşüreesine bir takım tddş ve duraksamadan sonra, kendi kendisi­lle) - Bu kadar zamandır ölüm acısına daya­ıııyorum. Olmadı ... olmadı ... yine olmadı. (İs­lcım Bey'e seslenerek) istediğin nedir? Ben k~ndi halimle uğraşıp duruyorum ... Birdenbi­rr peri gibi önüme çıktın, beni kendimden al­dın. Uyursam, düşümde sen! Uyanırsam, ha­y{ Jimde sen! İnsan içinde olsam, gönlümde Hr.n! Yalnız kalsam, karşımda sen! Dfıima sen! 1 lı1ima sen! Vücudumu mu istersin? İşte esi­ıinim. Canımı mı istersin? Al da kurtulayım. lslim Bey - Beni gördüğün zaman gözle­rini çevirmek istemişsin ... öyle mi merhamet­Kiz? Ben seni gördüğüm vakit gönlümden ne hı1ller geçtiğini bilir misin? Göz kapaklarım bir kere yumulup açılıncaya kadar arada bü­tün ömrüm kayboluyar sanıyordum ... Allaha bin şükür olsun ki, sen de benim gibi, elinde olmaksızın seviyorsun. Gönlün sana üstün ~oteliyor. Sen beni bir kere gördün. Ben seni bir kere gördüm. İşte gönlümüz ikiz yaratıl­mış, işte Allah seni bana beni sana vermiş ... İşte sen can, ben vücut! Sen aşk, ben gönül! Sen güzellik, ben aşk! Sen, güneş gibi, yüzü­ne baktıkça gözlerimi yaş içinde bırakıyor­ının; ben, gölge gibi, senin, yalnız senin aya­lının altında sürünüyorum! Biz birbirimiz- -29-
  • 26. den burada aynlırsak, ötede birleşiriz... Bu gün aynlırsak yarın birleşiıiz ... Ayn görünü­rüz, yine buluşuruz ... Ayn sanılınz, her za­man biriz. Gel. yanıma gel... Bana bir yemin et ki, gerek aynialım gerek aynlmıyalım; dün­yada, ahirette, benden başka kimseye yar ol­mayacaksın. Zekiye (Kendini tutamayarak)- Vallahi ... (Kendini toplayarak, utangaç bir sesle) Ben kendi kendime söyleniyordum ... siz göründü­nüz ... ben ... ben bir şey ... söylemedim. Söyle­dim mi yoksa? Ne diyecektim? (Yine soğuk­kanlılığını kaybederek, sonsuz derecede hük­medici bir tavırla) Hem beni seviyorsun, hem niçin aynlacağız? İslam Bey.- Gideceğim. Çünkü ... Zekiye (Öjkeyle sözünü keserek) - Zih­nimden babamın, ninemin sevgisini çıkar­dım; kardeşimin mezan gönlümde idi, onu da (sen) unutturdun. Şimdi hayilli de, kendisi gi­bi, kara topraklarda yatıyor. Mezarını görme­den hatınma gelmiyor. Ne uykum kaldı, ne kendime söz geçirebiliyorum ... ne bir şeyde isteğim kaldı, kendinden başka gönlümde bir şey bırakmadın. Şimdi de kendini elimden alacaksın, hem de müjdesini kendin getiri­yorsun. Kalbini yaracaktın da bana bu mer­hameti, bu insafı mı gösterecektin? (Kendi kendisine öjkeyle söyleyip gezinerek) Sonun­da ne olacak? O bu memleketten gider, ben de bu dünyadan giderim. Ömrümün her tadı­nı kaybettikten sonra kara toprağın nesi var? Bir kaç dakikalık can acısından mı korkaca­ğım? -30-
  • 27. !alim Bey (Kendisini tutumayarak atılili - Gldecegirn Zekiye (Yanına koşup sözünü keserek) - Önce beni öldür. lalim Bey (İşitmemiş gibi)- Gideceğim Zekiye (Yine sözünü keserek)- Sende o kadar erkeklik yoksa, ben kendimi öldürü­rürn. lslim Bey (Bir ısrarlı bir ağırbaşlılıkla) - Gidecegirn ... gidecegirn ... gidecegirn ... yo­hıma cehennernin ateşleri saçılsa yine gidece­aını. göğsüme Azrail'in pençesi dayansa yine gtdeceğirn, babamın rnezannı çiğnernek ge­rekse yine gideceğim, ninemin vücudu ayağı­rnın altında ezilecek olsa yine gidecegim. ger­çekten benim için ölecegini bilsem yine gide­ce~ rn. Zekiye ( Öjkeyle gezinerek, sesi işitilecek tonda, kendi kendisine) - Ah, inanmıyor! Kr.ndi için ölecegirne inanmıyor ... belki öldü­Aiinı zaman da inanmaz. (Öjkeyle İslam Jlı·y'e dönerek) Gideceksin ... gideceksin ... ni­ı; tıı gideceksin? İslim Bey (Ağırbaşlılıkla) - Kandil gecele­ri kabristan ziyaretine gidersin a. Zekiye ( Ö.fkeyle) - Giderim ... sonra? !alim Bey- Hiç benim ocağıından ora­hnda yatar adam gördün mü? Atalanından kırk iki şehit adı bilirim, rahat döşeginde öl­müş bir adam işitrnedirn. Aniadın a? Bir adam işitınedirn... Devlet savaş açmış. Düş­man sınırcia şehitlerimizin kemiklerini, top­rıtklannı çiğnerneye çalışıyor. Hiç nasıl olur ki, düşmanın silahı vatana çevrilsin de, kar- -31-
  • 28. şısmda önce benim gögsümü bulmasın? Hiç nasıl olur ki, vatan tehlikede bulunsun da, ben evimde rahat oturayım? Hiç nasıl olur ki, devlet yerinden oynasın da ben mıhlanmış gi­bi burada kalayım? Hiç nasıl olur ki, vatan sevgisi bu gün her şeyden kutsal olsun da ben yalnız senin aşkınla ugraşayım? Hiç na­sıl olur ki, dünyada her şeyin ilerledigini bilip dururken, ben babamdan, atalarımdan aşagı kalayım? Vatani Vatan! Vatan tehlikede diyo­rum ... işitmiyor musun? Beni Allah yarattı, vatan büyüttü. Beni Allah besliyor, vatan için besliyor. Ben anaının karnından vatana gel­digim vakit açtım, vatan karnıını doyurdu ... Çıplaktım, vatan sayesinde giyindim. Vatanı­rnın nimeti kemiklerimde duruyor. Vücudum vatanın topragından, nefesim vatanın hava­sından ... Vatanıının ugrunda ölmeyeceksem, ya ben niçin dogdum? Ben adam degil mi­yim? Görevim yok mu? Vatanımı sevmeyeyim mi? Ah, vatanını sevmeyen adamdan, sana nasıl sevgi bekleyebilirsin? Zekiye- Eger ... vatan ... Vatan olunca ... ben ... ne derim? Ben ... ben ne diyebilirim? Git! Git beyim! Dünyanın bu haii de varmış! Ben vatanı bilirdim, ben vatan sözünü işit­miştim. Ancak iki yüregi birbirinden kopanr sanmazdım. Benim gönlümü kopardı, hala içime kanlan akıyor. Gözürole görmüş gibi biliyorum. İstedigi kadar aksın. Git beyimi Ben olsa olsa, bir iki damla yaş dökerim. İzin vermezsen onu da dökmem, gönlümde sak­lanm. isterse her damlası bir damla zehir ol­sun. Kavgaya gideceksin degil mi? Vatanın -32-
  • 29. lçlu gideceksin, degil mi? Beni de unut. dün­yayı da unut ... Ben ... ben bir mektubunu bi­IP INkınem. İnşaallah esenlikle gelirsin. O Vttklt lmrada bir kul bulursun. Ben her vakit luıluııum ... Yok eger. .. Ofl Sanki her sözü 1ftyledtkçe cigerimden bir alev kopuyor da buaıızıma sanlıyor. (Şiddetle ağlayıp yere ka­panır.) !alim Bey - Bari ben tekmil edeyim. Eger v.&tıınım için şehit olacak kadar balıtım varsa, o zaman sen de istedigin adamı seçebilirsin. Zekiye - Allah yüz bin kere canımı alsın. Bana gözünün önünde ellerimle gönlümü pa­ralatacaksın? Sen şehit olursan mı? O vakit benim dünyada ne ilgim kalır? Ben niçin ya­tRyacagım... Hayatından bıkanlara dünyada ölümden kolay bir şey mi olur? Beni gerçek­lerı yolunda ölemez mi zannediyorsun? Bir kere yüzüme bak. Ölüden ne farkım kalmış IKendi kendisine) Acaba birbirinden aynlmış ıla ölmüş iki garibin topragını havada birleş­llrecek kadar olsun felegin insafı yok mudur? (Aşıkça bir tavırla) Gel beyim ... benden bir ye­ıııin istemiyor muydun? Alemleri aşk üzerine yaratan Rabbimin bin bir ismille yemin ede­rim ki, dünyada da ahirette de Zekiye senin­dir, senin kulundur. Islam Bey- Ben de Allahın ... Zekiye (Sözünü keserek) - Sus! Yemin edeceksen istemem. Ağzından bir yalan çıka­bllecegini bir dakika düşünsem, o dakikada çıldınnm. Ah! Bilsen seni gözüm nasıl görü­yor? Gönlüm nasıl biliyor? Yüzüne baktıkça Allahın bagışı canlanmış da önümde geziyor -33-
  • 30. sanıyorum. Sen erkeksin ... belki böyle şeyler hatınna gelmez. Seni gördükçe ne düşünüyo­rum bilir misin? Buradan gittikten sonra zih­nimde kalacak hayiliini kıskanıyoruru da, be­ni bütün bütün unuttugunu istiyorum. Deli­lik ... degil mi? İsliim Bey- Allah aşkına bir az gayret bı­rak ki, veda edebileyim. Benim gönlümü de­mirden mi sanıyorsun. (Kendi kendisine) Gö­rev yolunda her şeyi feda etmeye dünyada herkesten çok kendimi haklı bilirken, on yedi yaşında bir kız kadar olamadım. Ben kede­rimden aglamamaya çalışıyorum, o merha­metinden gülmekle ugraşıyor. (Bir az düşün­dükten sonra) Bundan sonra ölürsem, hatta senin için bile gam yemeyecegim ... Vatanda senin gibi bir kız görmek, gözümde sana sa­hip olmaktan da büyüktür. (Uykudan uyanır bir hdl ile) Hem ... emin ol. .. düşman üzerime gülle degil, yanardaj5lar, kuyruklu yıldızlar atsa, yine ölmeyecej5im. Zekiye - Umut ... hayal... İsliim Bey - Sen Allahın adaletini bilmez misin? Zekiye - Bilmekle ne olur? İslam Bey - Bir kere düşün. Vatan ki, herkesin hakkını, hayatını korurken onun korunması gerekince vatan evh1tlannı sınır­lara kırbaçla sürüyorlar. Vatan ki, herkesin gerçek anası iken bir çok adamlar saglıgın~ da üstünden, hastaligında ilacından geçin­nıeye çalışıyor; vatan ki her kanş topragı atalanmızdan birinin kanıyla yogurulmuş iken kimse üzerine iki damla gözyaşı dökmek -34- ı
  • 31. istemiyor! Vatan ki, kırk milyon can besliyor; hala ugrunda isteyerek can verecek kırk ki­şiye sahip olmamış! Vatan ki, bir zaman kılı­cının sayesinde bir kaç devlet yaşarken şim­di bir kaç devletin yardımiyle kendini muha­faza edebiliyor! Vatan ki. hala erkeklerimiz anlamını bilmiyor, kadınlarımız adını işitme­miş; işte, kibir say, gurur say, delilik say, her ne sayarsan say! Ben o vatanı sana bana muhtaç görüyorum. Ben yürekte asker ister ki, düşüncesinde ne kadar umudu. gönlün­de ne kadar isteği varsa. vatan sözü ortaya çıkar çıkmaz hepsi birden sabaha rastgelmiş yıldız gibi görünmez olsun; sen y~ratılışta ana ister ki, vatana benim gibi çocuk yetiş­Ursin. Ya Cenab-ı Hakk'ın adaletine, hikme­tine nasıl yakışır ki, bu vatanseverlik düşün­eesi memleketimizde daha anasının karnma yeni düşmüş çocuk gibi küçücük bir şey Iken; seni, beni dünyadan alsın da o düşün­cenin de, o düşünce sahibinin de varlığını ııaçma bıraksın? Estağfurullah ... ' Bir kadı­nın karnını yarıp da içindeki saçı bitmedik ıııasumu paralamak, Kalabaka haydutlanna yakışır ... Kader öyle zulümlerden uzaktır ... Elbet de uzaktır. Hem yaşayacağız, hem va­tunın gelecekteki talihini göreceğiz. hem ıtiinyada vatan yoluna ölmeyi bin yıl yaşa­nıaktan hayırlı bilir çocuklar bırakacağız. Çok zaman geçmez beni karşında süngü, kıırşun yarasından yapılmış nişanlarla süs­lrıııniş görürsün ... Zekiye - Haya.I! Hayal! Babam da böyle Tunn'dan beni bagışlamasını dilerim. -35-
  • 32. şeyler söylermiş! Babam da böyle umutlarda bulunurmuş! Ninem her gece anlatırdı ... So­nucunda ne oldu. Hala öldüğü yeri kimse bil­miyor! İslim Bey- Neden öldüğü kamsına van­yorsun? Zekiye - Hiç sağ olan adam on beş yıl sevgili haremine,' sevgili oğluna, sevgili kızı­na bir haber olsun göndermez mi? İslam Bey - Kim bilir! İnşallah esenlikle şu savaştan dönmek nasip olsun, ben sana elbet de babandan bir haber alınm. Zekiye - Ölmüş adamın ne haberi ola­cak? İslam Bey - Mezarını olsun öğreniriz a. Vakit yaklaşıyor. Gel seninle mertçe bir veda edelim. O nurdan parlak, gülden temiz ağ­zınla vatanına dua et... Elbet de Allah kabul eder. (Kendisini tutarak ve gülümserneye ça­lışarak) Gözlerinden dökülen inci taneleri nedir ya? Hani dayanacaktın? Hani ağlama­yacaktın? Bir az gülmez misin? Gül yüzün gülümsemeden aynldıkça, baygın gözlerin­den daha malızun duruyor. (Kendi kendisi­ne) Mertçe veda bu ise. aşıkçasını Allah kim­seye göstermesin. Gayret... Bir az gayret edelim ... Seni Huda'nın2 birliğine emanet et­tim ... Vatamna duayı unutma. İşte ... İşte ... Ben gidiyorum ... Ben gidiyorum ... (Şiddetle atılarak) Gidiyorum ... Gidiyorum ... Yaşasın vatan! (Zekiye oturduğu yere yığılır, İslam Bey çıkar) ı Eşine; kansına. 2 Tann'nın.
  • 33. 'Oçüncii MecHs Zekiye (Bir iki dakika o durumda kaldık­lım sonra odanın her yanma göz gezdirerek) - Sonunda gitti ... Yoksa düş mü idi? Ah ... lcıvtnecek bir şey olaydı, belki düş çıkardı. Beni de kendi gibi dayanıklı saııır, değil mi? Oösterdigim çabaya inamr, öyle mi? Ah! Gön­lnmde ne ateşler yanıyor. ciğ;erime ne hançer­ler vuruluyor, gözümden ne zehirler akıyor! Bilseydi, belki beni böyle bırakacağ;ına acırdı da. öldürür öyle giderdi. Beyim! Sen beni va­hmın için terk ettin, ben seni kimin.için terk edeyim? Benim vatamm da sen idin, caııım da sen idin. Topu (topu) iki kerecik görmek 111Sip oldu. Gördüğ;üm vakitlerin bir dakikası ııert dönebilse, yerine olanca ömrümü feda rderdim. Şimdi yanımda idi, tutarnadımı HAle' bağ;ırsam sesimi işitecek ... Sanki gönlün 1"11 var, pençesini atıyor da bogazımı sıkıyor; nefesime yol vermiyor! Hala koşsam arkasın­dan yetişecegim... Sanki gönlümün zinciri var, vücudumu sanyor da gücümü kesiyor, ttyaklanmı birbirine dolaştınyor. Ayrılık ... Ay-rılık ... Yine ayrılık ... Yine ayrılık ... Yine ayrı-lık ... Ah! Sanki nefes mi alıyorum ... Camının lılr parçası kopuyor da agzımdan yere dökü­liiyor. (Bir az düşündükten sonra) Niçin ölü­ıııü bekleyeyim durayım? Aslında her nefeste lıiitün ömrüm gidiyor. Aslında ben bu du­nımda üç gün yaşamam. Bu gün ölüversem ı ı e olur? Gönlümün paralanınadık neresi kal­dı? Varsın üzerinde bir de bıçak yarası bu- ·37-
  • 34. lunsun. (Bir az düşündükten sonra) Ya o ... O yaşayacak... Eğer duyar da benden sonra kendisini öldürürse ... Niçin? Niçin öldürsün? Onun vatanı var, vatanına hizmet edecek ... Vatanını benden çok sevıneseydi, gitmezdi... Sanki öldükten sonra her zaman hayalinde mi kalacağım? Ninemi gözümün önüne getir­mek istiyorum da, mümkün olmuyor. Zavallı kadının belki mezarda gözlerine baksalar hala bebeğinde Zekiye'si bulunur. O her za­man beni düşünsün? Kara toprak neleri ört­mez! Yokluk içinde neler kaybolmaz! (Bir az düşündülden sonra) Ya benden sonra ... Ya benden sonra bir ... bir başkasını severse ... Dünya bu ya ... kim bilir? Yemin de etmedi... Ben ettirmedim. (Hayalet gönnüş gibi korka-rak ve minderin üstüne yığılarak) Yok. .. Yok .. . O, dünyada benden başka kimseyi sevınez .. . Kimseyi sevınez. Severse mezarımı parçalar, kanlı kefenimle önüne çıkanm. (Öfkeyle acı acı gülerek) Ben onun yoluna öleyim de, o başkasını sevsin! Ah! Kendimi öldürüp de düşmanımı düşmansız mı bırakayım? (Yine mindere kapanarak) Yarabbi! Yarabbi! Ben mezann yılanlanna. çıyanlanna razıyım ... Gözümün önünde korkunç korkunç hayaller geziyor! Nineciğim! Nineciğim ... Kara toprak­larda yatacağına kızının yanında bulunsan ne olurdu! Aç ... Kollarını aç ... Kucağını aç ... Ah ... Üşüyorum ... Korkuyorum ... Kendi ha-yalimden. kendi düşüncemden ... Kendi ken-dimden korkuyorum... Kucağını açmazsan. hiç olmazsa mezannı aç da, ben de bir köşe­sine sokulayım ... -38-
  • 35. ;ı , Dördüncü MecHs Zekiye odada; İslam Bey ne gönüllüler dışarıda İslam Bey (Sokakta) -Arkadaşlar, hep buradayız değil mi? (Zekiye sesi işitir, sık sık pencereye koşar, camm bir yanma saklanır.) Bir Gönüllü (Gözü ile çevreyi süzerek) - Hep buradayız. İslam Bey- Kardeşler! Bayrağıma toplan­nıışsınız, 1 övünürüm. Ancak, bilmem benden ıııenınun olacak mısınız? Ben kavga:y:a gidiyo­rum. Fakat ölmek niyetiyle gidiyorum. Aylığım yok, İstiyenler yanıma gelsin. Yağma düşün­ıııem, düşünenler çevremden çekilsin. Rahat aramam, arayanlar arkama düşmesin. Kur­'$ Undan gülleden korkmam, korkanlar kanla­nıun yaıunda otursun. Mümkün olsa, bütün vatan kardeşlerime şu zayıf vücudumu siper r:deceğim; mümkün olsa vatanımı gönlümün Içinde saklıyacağım, göğsüm parça parça ol­madıkça bir taşına kimsenin elini dokundur­ıııayacağım ... işitiyor musunuz? Söylediğim Rözleri anlıyor musunuz? Ölüm korkusunu bütün bütün gönlünüzden çıkarmak elinizden gelir mi? Göğsünüzü vataıun sınırını korumak Için yapılmış islilıkarn değerinde bilmek eliniz­den gelir mi? Kendinizi şimdiden ölmüş tut­ınak elinizden gelir mi? Ölümünüzü aramaya lo(idebilir misiniz? Biz vataıu koruyacağız. Allah dR bizi koruyacak... ko rumazsa yine kendisi Islam Bey, gönüllüleri bayrak açarak topluyor. -39-
  • 36. bilir. Kendinize bu kadar güveniyor musunuz? Nereye gidecegimizi bilseniz, nereye gideceği­mizi benim gibi gözünüzün önüne getirseniz ... şüphe etmem ki, hepiniz benim gibi olurdu­nuz. Arkadaşlar! Tuna boyuna gidecegiz ... Tu­na bizim için ab-ı hayattır. ı Tuna aradan kal­karsa vatan yaşamaz; vatan yaşamazsa, va­tanda hiç bir insan yaşamaz ... Belki yaşayan bulunur. .. Evet! Belki bulunabilir. (Büyük bir öjkeyle) Yok. .. yok. .. Yaşayan bulunur; ama insan değildir. İnsan vatanının ayaklar altında çiğnendiğini görürse yaşamaz. insan kendisini besleyip büyütenin ayaklar altında çiğnendigi­ni görürse yaşamaz. Kendisini besleyip büyü­teni ayak(lar) altında görüp de yaşıyan. köpek­ten alçaktır. Kardeşlerim! İnsan köpekten d.l· çak değildir. insan hiç bir vakit köpekten de­ğil, hiç bir şeyden alçak olamaz. İnsandan bü­yük bir Allah var! Allah vatana sevgiyi emredi­yor. Bizim vatanımız, Tuna demektir. Çünkü Tuna elden gidince, vatan kalmıyor. Tuna kı­yısının neresini kanştınrsarıız içinden ya ba­banızın, ya kardeşlerinizin bir kemiği bulu­nur ... Tuna'nın suyu bulandıkça üzerine çı­kan topraklar, korunması için ölen vücutlan oluşturan maddelerdir. Osmanlı namı işitileli Tuna geçildi, bir kaç kere geçildi, bir çok kere geçildi. Fakat bir vakit alın(a)madı. Osmanlılar durdukça, yine bir vakit alın(a)maz; hele Os­manhlar, Osmanlılığın ne demek olduğunu bi­lirse, hiç bir vakit alınamaz. Vatanınız için öl­meye hazır mısınız? Tuna boyunda ölmekten çekinmez misiniz? Biz ölmeyince, düşman Tu-ı Söylenceye göre. yaşam veren su; bengisu. -40- ı
  • 37. ıııt'dan geçerneyecek Geçenler bizi ya ölmüş vn da yaralı bulacak. Ben öleceğim diyorum, ll,;lnizde ölümden korkınayan kimdir? Arkam­ıinn aynlmamaya Allah'la yemin eder misiniz? Gönüllüler-Allah'la yemin ederiz. Besa!1 lksaı Besa! Istim Bey- Beni seven bir vakit ardım­dım ayrılmaz ... Beşinci Meclis Zekiye yalnız Zekiye (Pencerenin kenanndan acı acı gü­lt'rek) - Beyi seven bir vakit ardından ayrıl­ıııazmış! Bak, söz söylerken vatandan başka hlr şey düşünür mü? Bak, hiç hatınna gelir mi ki, burada bir zavallı var; kendisinden ay­rılmayı canından ayrılmaktan beter biliyor da uyrılmamaya çare bulamıyor! Seni seven bir vakit ardından ayrılmaz, öyle mi? İşte ben de nynlmayacagım ... Amma erkek değilmişim ... Kim bilecek? Altıncı Meclis ıl:: Zekiye, Hanife Hanife (Odaya girerek) - Kızım! Hanım kızım! (Zekiye Teldşla bir odaya koşar) Hanife - Nereye gidiyor? Nereye gidiyor­sun? Kızım! Benim hanım kızım! Ben hasta "'Pek çok; epey"' anlamına gelen bu sözcük, burada, "'Haydi"', "'yürüyün gidelim"' anlamına kullanılmış. -41-
  • 38. olunca bir fincan ilacı iki saatte getirir; kendi istediği iş için, bak keklik gibi sekiyor! Zekiye (Yan giyinmiş olduğu halde odaya girer, Hanife'yi görmez, bir yandan giyinir) - Kardeşimi Efendim kardeşim! Kucağımda öldügün zaman arkandan çıktıgı için sakla­mıştım. Şimdi kim bilir ben kimin kucağında öleceğim de arkamda bulunacak? Hastalık bulaşırmış! Keşke gerçek olsa da, bana bu­laşsa ... Keşke benim de bir kardeşim olsa da, onun kucağında ölsem. Hanife- Bu nasıl kılık? Ne yapıyorsun? Zekiye (Öfke ve üzüntüyle titreyerek) - Gel buraya kadın! Beni balıçelere götür de erkeklere göster diye sana kim dedi? Bana bir erkekten mektup getir diye sana kim dedi? Kim dedi? Kim dedi? Söyle bakayım? Hanife - Kızımi Hanım kızım! Ne oluyor­sun? Zekiye-Ne mi oluyorum? Ben bilir mi­yim, ne oluyorum? Çıldınyorum, aldım ba­şımdan gidiyor. Kendimi öldüreceğim. Ania­dın mı? Sebep de sensin... Hepsine sebep sensin ... Hepsine ... Hanife - A kızım! Ben ne yaptım? Zekiye - Ne mi yaptın? "Beni seven ar­kamdan ayrılmaz," dedi, işitmedin mi? Sesi hcila buraları dolduruyor, işitmiyor musun? Yüreğime sanlan aslan pençesini görmüyor musun? Beni çekiyor ... Bilmezsin ki, nasıl çe­kiyor? Bir kere de yüzüme bak! Hiç benim göz­lerimi böyle kan içinde gördün mü? Hiç benim yüzümü böyle toprak renginde gördün mü? Çekiyor ... Aslan pençesi çekiyor ... Ta yüreğim- -42-
  • 39. dt" ... Ta can evimde ... Sebep de sensin ... Anla ı ht ben ne yaptım deme ... (Mindere kapanıp ağ­lnııarak) Keşke memelerinden agzıma süt yert­ııe zehir alataydın da bu hallert görmeyeydim. Hanife- Kızım! Harnın kızım! Hay Allah l'ıtnımı alsın. Ne diyecegimi de bilmiyorum. Zekiye (Kendisini toplayarak) - Sütnine­clı: tim! Benim merhametli sütninecigim! Ben 11ana böyle acı sözler söyler miydim? Ben se­ııln böyle yüzüne bagırır mıydım? Elimde de­QII... Kendimi tutamıyorum. Ah! Halimi bil­mezsin ki ... Sütninecigim ... Verdigin süt ilik­lrrimde duruyor. Hala gözümün önündedir. 1 ien çocukken aglasam kedertnden acı acı lo(ülerdin, gülsem sevincinden gözlerin dolar­dı. Ben keyfimi bozsam hastalanırdın, hasta­lansam sen ölüm haline gelirdin. Bak bu ya~ şa geldim de hala kucagina yakışıyorum ... Benim için agladıgın elvermedi mi? Döktügün yaşlar yüzüne yer etmiş! Gönlünü mü kır­dım? Sen gücenmezsin, degil mi? Sen bana helal edersin, degil mi? Sütninecigim! Nineci­/ o'tim! Hakkım helal et! Ben gidiyorum. Hanife- Kız sen çıldırdın rm? Beni ak sa­çımla tımarhanelerde mi süründüreceksin? Nereye gidiyorsun? Zekiye- Ah! Nasıl seviyorum bilsen! Git­mezsem mutlak kendimi öldürecegim. Dün­yam, ahiretim yıkılacak ... o da görevim degil. Cehennemde azap ederse Allalı eder. O dün­yada kalacak, o ... Ben kara toprakta yataca­gım, o belki başkasının ... (Şiddetle Hanife'nin kucağına koşarak) Ah! Nineciğim! Sanki ni­nem mezardan çıkımş da giysilerini degiştir- -43-
  • 40. miş. Beni bırakl Beni düşündümıe! Çıldırdı­gımı ister misin? Ne kendimi öldürebiliyorum ne ölü yaşamak elimden geliyor. (Ağlayarak) Gidecegim. Gidecegim. Onu seven bir vakit ardından aynlmazmış! Hanife (Şaşkın şaşkm) - Kızım, kızcagı­zıml Hay ayaklarım kırılaydı. Hay agzım kuru­yaydı. Hay Allah bin türlü bel:lını vereydi de ... Zekiye - Sus! Kendisine kötü dua etme! Ben şimdi kendimde degilim. Aldım başımda yok. Ölümden beter biiller geçiriyorum. Ce­hennem azabı çekiyorum, degil mi? İşte bana bu belaların bir dakikası, şimdiye kadar yaşa­yışımdan tatlı geliyor! Şimdi gidecegim. Kim bilir, bu gece hangi ağacın altında, hangi me­zarın üstünde yatacağım? Kim bilir, çevremde akrep mi bulunacak, yılan ını dolaşacak? Kim bilir, aç mı kalacağım, susuzluktan ını ölece­gim? Gidecegim... Yine gidecegim... İslam'ın arkasından gideceğim. O da benim gibi "Gide­cegim. gidecegim!" diyordu. (Zekiye bu sözleri söylerken, Hanife gittikçe şaşuır. Zekiye gittik­çe öjkelenerek mertçe bir tavırla) Gidecegim. Gideceğim. O gitti, ben hala burada duruyo­rum. (Zekiye kapıyı güıültüyle örter çıkar.) Yedinci Meclis Hanife yalnız Hanife (Kendisini toplayarak) - Ah! Nere­ye? Kapıyı paralamışi Hala gidiyor. Kızım! Kı­zım! Zekiyel Gerçekten gidiyor, gerçekten git­ti. Ah! (Mindere yığılır) (PERDE KAPANIR) -44- ı
  • 41. PERDE U (Perde açılınca Silistre kalesinin bir tabya­tırıda ötede beride bir takım gönüllüler otur­muş. Zekiye, erkek giysisiyle içlerinde görü­rıar.) Birinci Meclis Gönüllüler, Neferler, Abdullah Çavuş, Zekiye Bir Gönüllü - Sus un ... Susun ... Başka Bir Gönüllü - Ne var? Önceki Gönüllü - Mızıkayı işitmiyor mu­ınııı? lkin ci Gönüllü - Ey, telaşın ne? İşte as­krr ~eliyor. Birinci Gönüllü - Hava kavga havası ... Zekiye - Mızıka kavga havası çalıyorsa hiz de kavga türküsü söyleriz. lkinci Gönüllü - Şunun da çocukluguna bnk! Abdullah Çavuş - Bunun çocukluk nere­llhıde? Kavgada kavga türküsü söylemekle luy:iınet mi kopar? Birinci Gönüllü - Camm susun ... Bir Kaç Kişi Birden - Gelin türküye! Ge­Un türküyel -45-
  • 42. Hepsi Birlikte: Aımllimiz, efkanmız ikbal-i vatandır. Serhaddimize kal"a bizim hak-i bedendir Osmanlılanz ziynetimiz kanlı kefendir Gavgaada şehadetle bütün kam alınz biz Osmanlılanz can veririz nam alınz biz Kan ile kılıçtır görünen bayra@.mızda Can korkusu gezmez ovamızda dağımızda Her küşede bir şir yatar toprağımızda Gavgaada şehadetle bütün kam alınz biz Osmanlılarız can veririz nam alınz biz Osmanlı adı her duyana lerze-resandır Ecdadımızın heybeti maruf-u cihandır Fıtrat degişir sanma! Bu kan yine o kandır Gavgaada şehadetle bütün kam alınz biz Osmanlılanz can veririz nam alınz biz Top patlasın, ateşleri etrafa saçılsın Cennet kapısı can veren ihvana açılsın Dünyada ne bulduk ki ölümden de kaçılsın Gavgaada şehadetle bütün kam alınz biz Osmanlılanz can veririz nam aiınz biz1 1 İsteğ;imiz, düşüncemiz vatanın yükselişidir 1 Sırurlan­ınıza kale bizim, beden toprağıdır 1 Osmanlılanz, süsü­mÜZ kanlı kefendir 11 Kavgada şehit olarak bütün se­Vinç duyarız 1 Osmanlılanz, can veririz. ün kazamnz biz 11 Kan ile kılıçtır görünen bayrağımızda 1 Can kor­kusu gezmez ovamızda dağımızda 1 Her köşede bir ars­lan yatar toprağımızda 11 ... 11 Osmanlı adı her duya­m titretir 1 Atalarımızın büyüklügünü bütün dünya bi­lir 1 Yaratılış, huy, değ;işir sanma 11 ... 11 Top patla­sın. ateşieli çevreye saçılsın 1 Cennet kapısı can veren dostlara açılsın 1 Dünyada ne bulduk ki ölümden de kaçılsın 1 1 ... -46-
  • 43. Ikinci MecU. Önceliller, Askerler, Miralay Sıdkı Bey Sıdkı Bey - Kalede kalmak isteyenler bJr lnrufa ayrılsın. Bir Gönüllü - Hep burada kalmak istiyo­rııı. ki, buraya geldik. Birbirimizden niçin ay-f ılıtra~ız? 1 Sıdkı Bey (Hiç kimseye yüz vermeyerek) ' - A;:talar! Düşman suyu geçti. Şehrin öbür tarııfında herkes birbirine giriyor. Memleket bır Iki güne kadar bütün bütün kuşatmaya uarayacak gibi görünüyor. Allah zevıW ver-mealn. devlet kalesini kendi askeriyle de ko­ruyabilir. içinizden her kim burada bulun­tnıık Istemezse, paşadan izin var, hemen bu 1nn dışan çıksın. Bir Gönüllü - Düşman çok, asker az, bi­lll ctnha azaltmak mı istiyorsunuz? Abdullah Çavuş -Asker az olmakla kıya­nırt ıııi kopar? Azdan az olur, çoktan çok. Bıdkı Bey - Kıyamet mi kopar? Kıyamet , mı kopar? Sen sus da bir az şunlar söylesin. Abdullah Çavuş. -Ay, ben söyleyince kı­yamrt mi... Bıdkı Bey (Sözünü keserek)- Sübhan-Al­bu• hl' Agalar ... Kuşatmada kurşundan, gülle­ebın başka açlık, susuzluk da var. Kim kendi­lltil kurtarmak isterse ... Blr Gönüllü (Miralaym karşısına gelerek) l lıııı; yıkılma. 1 TAıın'yı her türlü kusurdan. eksiklikten ayn tutanın. -47-
  • 44. ''""f"l - Bey! Bey! Biz buraya kendi inidemizle gel­dik. Gelişimiz ancak bu gün için idi. Siz bir elinizle bize düşmanı gösteriyorsunuz, bir eli­nizle kaçacak kapıyı! Saçıma sakalıma ak düşmediğine mi bakıyorsun? Ben yaşadığımı yeter görüyorum. Kefenimi boynuma, şehitli­gi gözüme aldım. Bagdartan buraya kadar o niyetle geldim. Abdullah Çavuş İşte hepsi de böyle söyleyecek, hepsi de bu akılda ... Ay! Ne dan­lıyorsun? Bir kere de iş benim dedigim gibi çı­karsa kıyamet mi kopar? Sıdkı Bey (Hiç birine yüz vermeyerek, gö­nüllüye) - Birader, sözüm size değil. Bir Gönüllü - Hangimizedir? Başka Bir Gönüllü - Hangimizi daha kavga başlamadan düşmandan yüz çevirecek kadar alçak sanıyorsunuz? Sıdkı Bey - Pek iyi! Siz de bizim gibi va­tan yolunda ölmek istiyorsunuz. Çalışınanız Allah'ın katında ziyan olmaz. Hayatınız gider­se adınız kalır. İnsan olana öldükten sonra bir güzel ad bırakmak, belki hiç ölmemekten hayırlıdır. Gönlünüzü sağlam tutun, ölüm­den korkmayın ki, korksanız da korkmasanız da elbet de bir gün gelir sizi bulur. Kurtula­mayacağı şeyden kaçmak insana layık degil­dir. (Zekiye'ye hitaben) Çocuk! Zekiye - Efendim. Sıdkı Bey (Gaıip bir bakışla yüzüne baka­rak)- Sen kimsin? Zekiye (Teldşla) - Ad em ... ' 1 Hem "insan" anlamına gelir, hem de erkek adı olarak kullanılır. -48- i ·~
  • 45. Sıdkı Bey - Adın nedir? Zekiye (Kendini toplayarak) - Adem efen­ılinı. Sıdkı Bey (kendi Kendisine)- Ne müna­ftlrbetsiz hulyillar! (Zekiye'ye) Kaleden çıkma­ya izinlisin. Zekiye - Kalede kalmaya izin yok mu? Sıdkı Bey- Çocuğum! Ne işe yararsın ki, ııwni alıkoyayım? Zekiye - Vatan için öleceğim. Başka ne hizmet istersiniz? Sıdkı Bey - Sen daha silah kullanamaz-l! llll. Zekiye - Ben size canımı sunuyorum. Siz bana yaşıının küçüklüğünü söylüyorsu­nuz. Buraya adam öldürmek için mi geldiniz? Ölmek için mi? Öldürmek içinse beni de öl­dürün. Ölmek içinse, emin olun ki sizden da­Jıa kolay, daha rahat ölürüm. Abdullah (Miralaya yaklaşarak) - İçimiz­ek şu zavallı çocuk kalınca kıyamet mi ko­par? Sıdkı Bey - Sen galiba bir vakit olacak lti. kale elden giderse, yine, "Kıyamet mi ko­par?" diyeceksin. Abdullah - Hayır beyim, ben ölmeden kale elden gitmez. Öldükten sonra da söz söy­lı ·yemem a. Nasıl, "Kıyamet mi kopar?" de­rim ... Zekiye-Benden ne istersiniz? Vatan bir Allah tekkesi değil midir? Tekkeye gelen kur­lıanın semizliğine, zayıflığına bakılır mı? Lüt­fen, çocuklarınıza da devlet yolunda ölmeye Izin verin. Bu kadar gençler veremden, veba- -49-
  • 46. dan ölüyor, bir ikisi de kurşundan. gülleden ölürse ne olur? Abdullah- Şu (çocuk da kalsa) sanki ne olur? Kıyamet mi kopar? Sıdk.ı Bey (Sevecenlikle Zekiye'nin yüzüne bakarak)- Çocuk ... (Kendi kendisine) Bıyık­sızı ölmek ister. ak sakallısı ölmek ister ... ne diyeyim. Allah cümlesini vatana bağışlasın. Üçüncü Meclis Öncekiler, İslim Bey İslim Bey (Göğsünde bir kaç yara olduğu halde koşarak) - Bey! Bey! Zekiye-Ah! İslim Bey - Sudan geçtiler. Zekiye - Kanlı nişanları gögsünde duru­yor. İslii.m Bey- On bin kadar vardılar. Üç yüz kişi ile karşıladık. Üç saat ugraştık. Üç saatte ... Ah, üç saatte ... Arkadaşların hepsi toprak oldu, hepsi ahirete gitti. Lakin en güçsüzü bile iki düşman olsun birlikte gö­türdü. Cenazeleri yerde yatıyor. Hala düş­man, uyur arslan görmüş kartal gibi birine yaklaşamıyor da yanlannda dolaşıyor. Bey! Üç yüz kişi idik. On bin süngüye karşı dur­duk. Gülle arasında sektik. Başımıza dolu gi­bi kurşun yagdı. Sonunda süngü süngüye geldik. Osmanlı('nın) ne demek oldugunu gösterdi.k. hepimiz öldük. .. Ah! Hepsi öldü. Yedi kişi kaldık ... Saglıkla kalınayaydık. Al­lah da bilir ki, ben onlara kavuşmak iste- -50-
  • 47. elim ... Allah da bilir ki, ben herkesin önünde ldim... Cephan em tükendi, kılıcım kırıldı, kollanından tuttular, kollanını bir türlü kur­taramadım. Beni zorla kaleye çektiler. Ne ya­payım? Ben ölümü kavaladım tutamadım, beni kovalayanlar tuttular. Esir oldum. Hiç olmazsa vatandaşianma esir olmayaydım! Ah, vatan! Vatan! Senin hayatın tehlikede, ben hala sağ duruyorum. (Zekiye bu sözler arasında yavaş yavaş İs­ldm Bey'e yaklaşır, İsldm Bey bayılır, Zeki­ye'nin kucağına düşer. Herkes çevresine top­lanır.) Sıdkı Bey - Abdullah, buraya gel. Şimdi beyi alırsın, doğru benim adama götürürsün. ller hizmetine bakarsın. Cerrah çağırırsın. Jlrkim getirtirsin. Ben gelinceye kadar bir da­ktka yanından aynlmazsın, aniadın mı? Abdullah - İyi amma, ya düşman kavga­)' R başlarsa ben bulunmayacak mıyım? Sıdkı Bey - Bulunmadığın vakit kıyamet ml kopar? Abdullah - Evet! Öyle ya... Kıyamet mi kopar? Kıyamet kopmaz amma! Her ne ise ... (Kendini toplayarak) Ben de kaleyi kurtarma­ya çalışacağıma, böyle kaleler değer bir yiğidi kıırtarmaya çalışırsam kıyamet ıni kopar? (İs­Inı rı Beyi kucaklayıp kaldırmak ister.) Zekiye - Çekil! İşte canım kucağımda ... lı;tr iilüm halinde ... Onu da sen ıni alacaksıni tillıyor musun? Anlıyor musun? Seviyorum. Sıdkı Bey- Ne oldun çocuğum? Zekiye (Kendisini şaşırarak ve toplamaya ~tılı.~arak İsldm'ı Abdullah Çavuş'a bırakır ve -51-
  • 48. yavaş yavaş dağrolurl - Kim? Ben mi? De-rnek ki, bilmiyorsunuz... Demek... Demek :~::a:;~~~~==:~:=:~~=ns::::~ /~ tırlıyım. ı Şimdiye kadar bu adamın sayesinde ~ yaşadım... İşte ölüyor... Görüyorsunuz a ... Ölüyor. .. Canımı alıp da ona verebilir misiniz? Veremezsiniz değil mi? Hiç değilse bırakın da, ben onun konağında doğdum, o da ölecekse benim kucağımda ölsün. Vatan nedir? Bili­yorsunuz. Gönül nedir? Bilmez misiniz? Sıdkı Bey - Git. .. Git yavrum. Sen de bir­likte git. (Gözlerini silerek) Ne kadar senedir ki insanın gözü nasıl yaşanr unutmuştum. (Zekiye İslam Beyin arkasından gider. Öte­ki beriki yavaş yavaş dağılmıya başlar.) Dördüncü Meclis Sıdkı Bey, Rüstem Bey Sıdkı Bey - Kaybolmuş! Hiç adam kay­bolur mu? Özellikle kız ... Ben onun nerede olduğunu bilirim. Anasımn yanında, kardeşi­nin yarunda ... Mezarlanm gözümün önüne getireıniyonım, görmedim ki getireyim, fakat zihnimde buluyonım. (Mektuba bir daha göz gezdirerek ve acı acı gülerek) Zavallı adam, kayboldu diye beni avutmak istiyor. Zekiye de gitti öyle mi? Dünyaya yapyalruz geldim. Geldiğim gibi yapyalmz kaldım. Z::lti kavgada­yıın. Kavgada vatanın sınınyla ahiretin sımn 1 Balkan yanmadasında bulunan Makedonya'da bir kent. -52-
  • 49. llillnıda beyninde ne fark olur? Azrail baş llt'Uıtınzda dolaşıp duruyor. Bu gün olmazsa Yfltııl gider hepsini görürüm. Rüstem Bey (Miralaya yanaşarakl = Heyefendil Müsade buyurur musunuz? Si­H ulr şey soracagım. Benim bir okul arkada­tım vardı; adı Ahmed'di. Tıpkı size benzerdi. Mü1Azımlıkla1 Manastır'a gitmişti. Sonra kay­boldu. On altı, on yedi senedir bir haberini nlımuyorum. Eger geçen gün, "Ben Harbi­)* tı'den" çıkmadım" dememiş olsaydınız, "Mut­lnk odur, sonradan Sıdkı mahlası3 alımş" di­yr lıükmedecektim. Acaba sizin öyle bir kar­llrı; ılııiz var ımdır? Varsa, bana durumundan tınlıer verebilir misiniz? 8ıdkı Bey- Hayır beyim! Benim öyle kar­dr! fllll yoktur. Ama sorduğunuz adaım bili­fllll, kendim gibi bilirim. Manastır'da yüzbaşı olmuştu. Ali Bey derler bir arkadaşı da vardı. ltz Ahmed Bey'i nasıl severseniz, Ahmed Bey de Ali Bey'i öyle severdi. Belki Ali Bey'i de bi­lirsiniz. Rüstem Bey- Nasıl bilmem. Zavallı ço­cuk ... o da bir kardeşim di. Öyle kardeş ki bel­ki anamız babaımz bir olsa düşüncemiz, hu­yurnuz o kadar bir olmazdı. Zavallıyı kurşuna dlzınişler. 8ıdkı Bey- Niçin dizdiklerini biliyor mu­ı. unuz? Rüstem Bey - Hayır, ben o vakit Bag­dıtt'ta idim. Bir haber şu evden öteki eve gi- 1 Tegmen rütbesiyle. ll Harbokulu'ndan. D Takma adı. -53-
  • 50. dinceye kadar yansı etrafa dökülüyor. İçine yansından çok yalan kanşıyor. Manastır'dan Bağdat'a gelen haberlerden ne öğrenilebilir? sunu Bey - Söyleyeyim de dinleyiniz. Ali Bey Manastır'da evlenmişti. Alayının kayma­kamı olacak edepsiz, bir gece beyin evine mi­safir gider. Ne misafır! Kalırolacak mel'un,' vatanın namusunu korumak için beline takı­lan kılıcı eline alır da zorla çocuğun haremi­ne tecavüz etmek ister. Bir asker, bir insan, öyle bir köpeğe ne yapar? Beynine bir taban­ca vurur, canını cehenneme gönderir. Asker­lik gayretini, insanlık namusunu bilenlerin hepsi, çocuğu alkışlarlar. Rüstem Bey - Kim olur da alkışlamaz? Sunu Bey - Divan-ı Harp!2 O, hiç sizin düşüncenizde bulunmadı. O vakitki divan-ı harplerin üyelerini bilirsiniz a? Hani bir rüt­be üst tarafındaki zabite çubuk doldurarak, vekilharçlık3 ederek, ayak öperek, dayak yiye­rek yetişen ağalari Çocuğun bir mahkemede asker kaçağı gibi, vatan hilini gibi kurşuna dizilmesine hükmettiler. Rüstem Bey -Allah Allah!!! Sıdkı Bey- Şimdi bir de kendinizi Ah­med Bey'in yerine koyun. Ali'yi kurşuna dize­cek bölüğü kumandaya emir alaydınız, ne ya­pardınız? Rüstem Bey - Allah göstennesin! Ben kurşuna dizilirdim, yine o alçaklığı yeğlemez dim. Lanet olası. 2 Yüksek askeri mahkeme. 3 Kahyahk ederek; ayak işlerini görerek -54-
  • 51. lıdkı Bey- O da tıpkı sizin gibi düşün­tıc. Anlaşılıyor ki bir okulda, bir meslekte ye­ll; ıntı;;siniz. Ahmed Bey emri alır almaz, doğ­tll 1 >tviin-ı Harb'e gitti. Ben yanında idim, du­tıııııu tamamıyla bilirim. "Ben askere, bu yol­du mn vermek için girdim. İsterseniz beni de Alı Bey'le birlikte kurşuna dizin. Hazınm. An­tmk. cellat olmak elimden gelmez. Hatta em­fPtl !~niz iş cellatlık da değil, adeta kaatillik. O hizmeti bir başka bendenize1 gördürün!" drclt. Rüstem Bey - Benim arslan kardeşim! lıırmn Ahmed'im! Adam böyle olur. Sıdkı Bey- Divan-ı Harp bunda da sizin ııtht düşünmedi. Ali Bey kaatil idi, Ahmed Bey ibi oldu. Ali'yi kurşuna dizdiler. Alımedi de ... Alııned'i de, "keçe külah" ettiler! "Keçe kü­IAiı" olmak bir askeri nasıl etkiler, bilirsiniz a? Rüstem Bey - Allah öyle hakimierin yüz bin türlü belasını versin! Demek ki, insan na­ımısunu korumamalı imiş! Demek ki, asker olan cellat olınalı iıniş! Öyle mi? Sıdkı Bey - Zavallı Ahmed; o da Manas­tır'da evlenmişti, üç yaşında bir oğluyla, on dört aylık bir de kızı vardı. Gördüğü rezaletin, hakarelin üzerine, evine gidemedi. İki ma­ımm, iki günahsız çocuğunun yüzüne bak­maktan utandı. O gülle, kurşun yağdığı za­manlar metris3 altına girmeyen adam, biri yü­ziine baksa kendisini utancından eriyecek 1 Kulunuza. 'l Ordudan attılar. 3 Siper. -55-
  • 52. sanırdı. Vahşi hayvanlar gibi ormanlarda, ağaç kovuklannda saklanırdı. Her gün bin kere kendini öldürmeye kalkışırdı. Sonra bu dünyaya kendi isteğiyle gelmediğini düşü­nürdü; öteki dünyaya kendi isteğiyle gitmek-te hak göremezdi. Allah'ın hikmetiyle, insanın bahtıyla, dünyanın durumuyla ilgili ne oku­muş, ne işitmiş ise hepsi her dakika gözünün önünde dolaşırdı. inancında Allah'ı, onun ya­rattıklannı, kendi adaletinin kavrayışından yaratmış bir kalıredici güç bulmuştu. Allahı'- nı severdi, kulluk ederdi, fakat o kadar gözü korkmuştu ki merhamet edilmesi için yalvar­maya cesaret edemezdi. Ama insan ... İnsan gözünde o derece alçaktı ki kendinin de insan olduğunu düşündükçe, kendi kendisini al­datmaya çalışır, karnını doyurmak için dağ başlannda dört ayaklı yürür, ağzıyla otlardı. Ah! Kendisini taşıyıp da bu dünyaya getiren ana, o zaman şüphesiz karnını yüz bin parça ederdi. Dünya... Ya hele dünya... Bir kere onun gözüyle bak. Sanki felek, bir çocuk ... Dünya onun elinde bir top... Felek oynar, dünya yuvarlanır. Çocuk oynar, top aşınır ... Şimdi kırmızı görünen şey, gözünü yumup açıncaya kadar san olur. Şimdi doğru görü­nen şey, gözünü yumup açıncaya kadar eğri­Ur. (Kendisini kaybederek) Ah! Kaç bin kere kuyrukluyıldız kadar bir yıldınm olup da bu çocuk oyuncağını, bu alçak toprağı, bu zu­lüm dünyasını, bu insana mezar olmaktan 1 başka bir şeye yaramayan belalar alemini bir · ·~ vuruşta yüz bin parça etmek hayaleriyle çıl- : dıracak derecelere geldim ... Kaç bin kere ... -56-
  • 53. RU1tem Bey (Sözünü keserek) - Biz Ah­HU• ı1 Bey'den söz ediyorduk. Şimdi kendinizi ~nvlrıııeye başladınız. lıdkı Bey (Kendisini toplayarak) -Yok! """ hazı kere konuşurken öyle dalanm. Za­mllının çektiiıi felaketleri gözümün önüne ge­tlrıUııı de ... RU1tem Bey - Zaran yok ... Sonra ne ol­ch!'! (Kendi kendisine) Bu, mutlaka Ahmed'dir ö Krııdini bildinnek istemiyor. 8ıdkı Bey - Sonra ne olacak? Ahirete gi­tlemrylnce, dünyada ahiret için yaşayanıann dUnyıtsı olan Hicaz'a gitmişti. O zamanlar gön­ln Ackta taş kesilmişti. Belki üzerine hızlı çar­ptlr. a ateş çıkardı, ama kendisi etkilenmezdi. RUstem Bey - Hicaz'da da yanında mıy­dnnz? Sözlerinizi kendi vicdanınızı anlatır gi­bi •öylüyorsunuz! Bıdkı Bey - Size dedim a, her haJini bili­rim. kendimi bilir gibi bilirim. Riistem Bey (Kendi kendisine) - Hiç şüp­hf! kalmadı. Bıdkı Bey - Garip haJdir! Hicaz'da bu­hındu~ u zaman hiç dünyayı düşünmek iste­ttırzdi. Eşini, çocugunu unutmuştu. Bir tür­If vatanını unutamadı. Bir türlü devletin kendisini yetiştinnek için harcadıgı paralan lônlünden çıkaramadı. .. Sonunda görev, vic­dAnına üstün geldi. Yine askere girdi. Amma tıf' ıtsker! Nefer ... Rüstem Bey - Nefer mi? 8ıdkı Bey- Nefer ... Hem neferlik tam beş yıl sürdü, tezkeresini bırakroadıkça onbaşı birtmadım ı -57-
  • 54. Rüstem Bey- Onbaşı mı olamadın? Sen mi? Sıdkı Bey (Tehdit ile bakarak) - Hayır, ben değil ... 0 ... Ahmed Bey! (Yine kendisini toplıyarak) İş o derecede kalsa ... Eski rütbe­sini tekrar alıncaya kadar hiç kimseye kendi­sini bildirmemişti. Bir daha keçe killah olma­yı kim ister? Yalnız, o rütbeye geldikten son­ra Manastrr'da bir dostuna mektup göndere­bildi, Manastır'da topu bir dostu vardı, mek­tup gönderişi de çaluğundan çocuğundan bir haber almak içindi. Sağlıkla haber alrnıya kalkışmaya idi. İlk aldığı mektupta haremi­nin kendisi için beş yıl verem döşeklerinde yattıktan sonra özlemle öteki dünyaya gittiği yazılmıştı. Arası iki yıl geçmedi, dostundan bir mektup daha aldı. İkinci mektuptan ne haber beklersiniz. Oğlu da vefat etmiş. Son nefesinde iki söz söyleıniş: Önce, ~Babacı­ğım!" demiş; sonra, ~vatan ... " Babacığım de­diği vakit gözlerini gök yüzüne dikmiş, sanki babasını aramış. Vatan dediği vakit çevresine bakınmış; sanki her bakışı, "Yatacağım top­rağı düşmana çiğnetıneyiniz!" derıniş ... Fela­ket bununla bitti mi sanırsınız? Hayır! Dos­tundan bir yeni mektup daha geldi. İçinde "Kızın kayboldu!" diyor; kızının da öldüğünü söylemek istiyor. Belli ki o zavallı da ihtiyar­lamışı O zavallının da yüreğine zayıflık gel­miş! Çektiği belalardan o kadar yılmış ki, Ah­med'e kendi derdinden bir pay vermeye kıya­mamış. İşte Ahmed Bey'in halini anladınız. Şimdi onun da senin gibi, belki senden bü­yük bir rütbesi var. Allah rızası için bir yerde -58-
  • 55. rıuıt gelirsen tanıma! İstersen selam bile ver­mr. Adını işitirlerse, belki yine keçe külalı ı>ılrrler. Hareminin, oğlunun, kızının mezan­tıı ı.töremedi, belki kendi mezarını da vatanda lıııııkmazlar. Zavallının vatanı içinde yaşa­tıınsını engellediler, belki vatanı için ölmesini ı1r r:ngellerler. Rüstem Bey - Beyim! Ahmed Bey benim ıukadaşımdı, kardeşimdi... Öldü... O kadar fılılii ki, hatta gönlümde, zihnimde arasan ha­yı llni bulamazsın. Fakat bana yine bir kardeş lAzım ... Sen yerini tutar mısın? Yerine seni koysam kabul eder misin? Edersin değil Ini? Ben Ahmed Bey'i öldü biliyorum; ben Sıdkı Bey'in sevgisini istiyorum. Ağzımdan Ahmed Bry'in adını kim işitirse Sıdkı Bey'i getirsin yüzüme çarpsın, başımı beyniini paralasın. Beşinci Meclis Öncekiler, Bir Gönüllü, Abdullah Çavuş Gönüllü (Teldşla yanlarına gelerek) -Bey! Bey! Hücum var ... Düşman geliyor ... Abdullah Çavuş - Sanki biz onu biliniyor muyuz? Düşman gelirse kıyamet mi kopar? Sıdkı Bey (Kendi kendisine) - Şu çocuk da bir türlü zihnimden çıkmıyor. Ne acayip hayal! Oğlum öleli üç yılı geçti... (Kavga havası başlar. TI-ampete çalınır. Herkes silah başına koşar.) (PERDE KAPANlR) ·59-
  • 56. ,.. PERDE III (Perde açılmca düzenli bir oda görünür. İs­lAm Bey yataktadır.) Birinci Meclis Zekiye, İslam Bey Zekiye (Kendi kendisine) - Uyuyor, ha. uvııyor. Verdiği sözü ne de güzel tutmuş! Bak lliıJ,Hi"ınde kanlı yaralardan kaç övünç nişanı Vııı ı I !ekim ne diyordu? Bu geceyi de geçirirse yımna tehlike yokmuş. Öyle degil mi? Ah, umut. hekim sözünün dogruluguna kalırsa ... Brn de deli miyim? Hiç, Allah gösterrnesin, bir trhllke olsa gönlüm bu kadar rahatta mı olur? Nr kadar da tatlı uyuyor! Tek, uykusu bir da­klkn uzasın! Öınrümden bir yıl azalsa razıyıın. lt iıilümseyerek) İnsanın aklındaı: ne deli deli hüly{llar geçiyor! Acaba ... Bir kerecik olsun ... Ah! Aynldıgı vakit hayalimi kıskanıyordum! OrlU Şimdi bir gece rüyasında seni gördügünü liiC'ıyleseler, müjdesine canını vermez misin? 1 Jyuyor. Ne güzel uyuyor. Melek de uyusa böy­'"' uyur. Saçlan yastıga ne tuhaf dagılınış. 1rşke yastıgı gögsüın olaydı... Keşke yorganı lilııçlanm olaydı. Böyle şeyleri insan söylüyor -6ı-
  • 57. da sonra dayanamıyor. Kuca@ma aldım. Ak­lım, gönlüm, ciğeıim hep göğsüme, kollarıma geldi sandım. (Uzaktan uzağa top sesi işitilme­ye ba.şlar) Hay Allah kahretsin. Ne hasta bilir, ne yaralı düşünür. .. Topun agzından herkese can dağılsa, belki bu kadar vakti vaktine at­maya başlamazlardı. Vatanınız için ölmeye mi geldiniz? Ya niçin vatanıniZdan çıktınız? Pek iyi! Çıktınız, ölseniz ... Ölüm karşınıza gelince şahin görmüş ördek kadar kaçarsınız. Öldüre­cek adam buldukça bulutla yanşan kaplan gi­bi kovalarsınız ... Öyle değil mi? Sanki aldı@­nız canlar vücudunuza girecek! Sanki öldür­düğünüz adamların ömrü sizin olacak! (Top sesleri gittikçe sıkla.şır. İslam Bey uyanır. Zekiye odanın bir köşesine saklanır.) İslam Bey- Atın! Atıni Uyur arslanlan uyandınn. Şimdi yüzlerini karşınızda, pençe­leıini göğsünüzde bulursunuz ... Vücudumda ne var? Ha! Yaralanmışım ... Yazık ki kazan­dığım kavgalar ... kırdı@m kılıçlar ... dağıttı­ğım fırkaiae hep rüya imiş! Ya Rabb-ül-ale­min! 2 Ben acaba ne büyük günah işledim! Bulıran içinde bile. ~özleıim kapandıkça Ze­kiye'nin; açıldıkçayine Zeltive'nin yüzü görü­nüyordu ... İnsanı cehennemde ikı"ı kendisi­ne cennette gibi göstermek adaletiu" yakışır mı? Cihan bu ya! Elbet de yaralanalı çok za­mandır. .. O kadar düşleri, hülyalan geçirme­ye aylar ister. (Top sesleri sıkla.şır. Öjkeyle) Ah! Düşman karşısında adam bulamamış da , güllesini kara topraklara, yalçın kayalara atı-ı Tümenler. 2 Evrenin Efendisi; Tann. -62-
  • 58. vur. Bizi istihkam1 içinde görmekle kendisin­ılr daha çok yiğitlik düşünemez a. Hele bire Iki ... bire beş gelsin ... Dilima kurşununu göğ;­• 1müzle, süngüsünü gönlümüzle karşılama­vn hazınz. Ancak, o böyle gayreti kalabalıkla lııtstırmak isteyince, biz de elbet de demire htşı karşı tutanz. (Top sesi artar) Patla! Patla! Bu kalede senin sesinden değ;il, içindeki ateş . i kiireyi patlatsa onun gürültüsünden bile kor­kacak 1 bir kadın, bir çocuk bulamazsın. Ne ~ 1 yanlış inançta imişim! Vatan yolunda ölecek kırk kişi yoktur sanırdım. Galiba düşman da ı >smanlılan benim gibi görmüş! Evet, Os­ıııanlılar söz arasında vatan için kaygılanmaz ı.tibi görünürler; o kadar kaygılanmaz gibi gö­riinürler ki, konuştuğ;un adamı taştan yapıl­ıııış resim sanırsın. Hele karşılarında bir düş­ınan göster! Hele vatanın kutsal topraklannı lıir yabancının pis ayağ;ıyla çiğ;neyeceğini an­Jasınlar; işte o vakit halka başka bir hal geli­yor; işte o vakit insan en miskin köylü ile be­ııim aramda hiç fark bulamıyor; işte o vakit o ııbalı kebeli Türkler, o tatlı sözlü, yumuşak yüzlü köylüler, o çifte koşulur öküzden fark dmek istemediğ;imiz zavallılar aradan bütün bütün kayboluyor da yerlerine Osmanlılığ;ın, kahramanlığ;ın ruhu meydana çıkıyor. En güçsüzü dişiyle kılıca, eliyle kurşuna salıyor. Kimse sınınn bir taşını, en değ;ersiz bir taşını korumada, yavrusunu koruyan dişi arslan­ılan, anasını sakınan erkek insandan geri kalmıyor. Baksamza askeri düşmanın önüne getirinceye kadar kırbaç değ;nek kullanmıya 1 Siper. -63-
  • 59. mecbür oldular. Şimdi bir kere düşman gö­ründü; o, kırbaçla, süngü ile getirdiğimiZ as­keri ileri gitmekten kılıçla. süngü ile, degDek­le egnelleyemiyoruz. (Şiddetle yerinden kalka­rak) Estağfurullah! Bu kale, senin attığın gül­lelerle alınmaz. Elinden gelirse, git Azrail ile arkadaş ol. Önce hepimizin camm alsın. On­dan sonra belki ... Düşman da görmüyor mu ki kendisinden beş kişi kanlar, topraklar içinde yuvarlanmadıkça, bizden bir kişinin ruhunu göklere göndermek mümkün olamı­yor? Zekiye - Yarabbi! Ben şimdi nereye ka­çayım? On iki gündür aklı başında değildi. Ben de kendimi ne güzel saklıyordum. Bu gün ona da meydan kalmadı. İslam Bey (Gittikçe şiddetini arttırarak) -At! At! Tek başıma bütün gücüne karşı gel­mekten çekinirsem Osmanlı namı bana ha­ram olsun! Bir kırık kılıçla sekizini yanm sa­at kovaladığım askerlerinden namere olayım! (Yine yatağa yığılır.) Zekiye (Bu sözleri işittiği sırada yertnden kalkar. Gitgide teta.şa başlar) -Yine kendisi­ni hasta edecek ... İslam Bey (Yatağından toplanarak) -Kimdir o. Zekiye (Yüzünü göstennemeye çalışarak) - Kimse yok efendim ... Bendenizim ... Abdul­lah Ağa ile beraber hizmetinize tayin etmiş­lerdi... İslam Bey - Bu ses! Baksamza ben kaç gündür yatıyorum? ı Mert olmayan. -64-
  • 60. Zekiye (Pek üzüntü verici bir tavırla) - Ben bilir miyim? Her gece yanınızda idim ... Bir çok zaman oldu ... İslim Bey - Buraya gelsenize ... Bura­ya ... Daha yakın ... Siz kimsiniz? Zekiye (Sürekli kendisini gizlerneye çalışa­rak) - Kim? Ben? Bendeniz mi? Miralay bey sizin hizmetinize ... İslim Bey - Ah! Mümkün değil. .. Allah Iki Zekiye yaratmaz. Gözlerimde aksin nasıl lkileşiyor ben hala ona şaşkınım. (Ellerini tu­turak) Söyle ... Söyle Allah aşkına söyle ... Ya­ralanmdan bayıldığım zaman senin kucağın­da mı yattım? Bulıran içinde iken gözümün önünde dilima dolaşan sen mi idin? Sen Ze­klye'sin değil mi? Allah aşkına kendini sakla­ma! Sen valiahi Zekiye'sin. Eğer Zekiye değil­ııı ·ıı ben mutlaka şehit olmuşum. Allah bana Zrklye kılığında bir melek göndermiş. Söyle, «>At·r bir sevdiğin varsa onun başı için söyle, dfıııyada mıyım, cennette mi? Zekiye - Dünyada bir sevdiğim var. O da ltnsin. Senin başın için Zekiye'yim. Senin Zekiyenim. Manastır'dan çıkarken KBeni se­, Yen ardımdan ayrılmaz" dediğini unuttun mu? Sesinin aksi hala kulağımda, etkisi hala ,nre~lmde duruyor. l1llm Bey- Şimdi seni bırakıp da bura­lım1 ~eldiğim için beni ayıplar mısın? Sen ra­hRtını. onurunu, kadınlığını, hanımlığını be­ntlll lı,:in reddedersin, günde bir kaç yoksul htııılrr dururken benim için bu gün bir lokma llkmr~e muhtaç olursun, kapında bir kaç hiz­tmotı; l bulunurken benim için bu gün bir ya- -65-
  • 61. ralıya hizmetçilik edersin; ya ben nasıl ede­yim de kendimi yoktan var eden Allahım için seni bırakmayayım. Bilir misin, bence vatan iman ile birliktedir. Vatanını sevmeyen Alla­hını da sevmez ... Zekiye - Ah, sen vatanını düşündükçe ne kadar büyüyorsan; ben de seni düşün­dükçe gönlümde o kadar büyüklük görüyo­rum. Söyle! Bana böyle sözler söyle. Sanki işittikçe hayatım artıyor, artıyor da vücu­dumdan taşacak gibi oluyor. Gönlümde gül­ler açılıyor. Düşüncemde güneşler doguyor. Bu sözlerirıin sayesinde ben de erkek oldum. Hem gönlüm giysimden (daha) erkektir. Yarın kavgaya çık. Sen elbet de herkesin önünde bulunacaksın a! Ben de elbet de sana herkes­ten yakın bulunurıım. Her fedakarlıgı göze alınm. Belki seninle ölümü paylaşamayız ... Yine büyüklük sende... Yine kahramanlık sende... Sen vatanın için çalışıyorsun. Bcr ı senin için. Sen kendi sayende yetişmişsiıı. ben senin sayende yetişiyorıım. (Dı.şandan bir gürültü duyulur.) İslam Bey - O ne? Zekiye - Bilmem! İkinci Meclls öncekiler, Sıdkı Bey, Bir Kaç Zabit (Birbiri ardından girerler.) Sıdkı Bey - Şuraya toplanalım da bir'' rimizin ne istedigini arılıyalım. Bir Kaymakam - Bundan sonra kin·, -66-
  • 62. ıırı Isterligini anlıyacak bir şey kaldı mı ya? 1,ılryi kim-koruyacak? Devlet burayı Paşa'ya lr•ılıın etmemiş miydi? İşte bir gülle geldi, Pa­~~~ yı ~ötürdü. Başsız asker nasıl kavga eder? llı ıı ada duralım da ... Abdullah Çavuş - Ey bir paşa ölmekle kıvılıııet mi kopar? ' Kaymakam - Sus herif. .. Kaledeki zaval­l hlııııı acıyınl Burası devlete gerekeydi, Serdar ~ lttıılnt gönderirdi. 1. l (>rada bulunan zabitlerin, erlerin her biri tiUrııl venneye hazırlandığı sırada.) l1llm Bey (Büyük bir öjkeyle yerindenfır­lftuıır uk) - Herif, şeytan mısın? Şeytandan ~61 ( btr şey misin? Şeytandan daha kötü ne ' ı:tlm'l CAs us ... Mutlak bu köpek casustur. Bu ıttii'Jııııtz! Devlet bu kaleyi Paşa'ya emanet et­My• w. senin benim burada ne işimiz var? Ser­ihtt'ıhm ne imdat bekliyorsun? Sanki düşma- •J,(llesi yeni gelenleri ayırır da onlan mı ··ı? Sengeberdin mi? Şu karşında oturan­ılA degil mi? İmdat gelip de ne olacak? ı kalenin neresine yetişmiyor? Sen bu ··ı ın ekmegini yemedin mi? Sen bu vata­'• Wr.sinde geçinmiyar musun? Ayvazlıga' ı,ııı yokken bu rütbeye gelmişsin. Devlete 11.ıııdin, bir kalesini düşmana vermek mi ık? Senin beline o kılıcı, rastgeldigine "ll etflln diye mi taktılar? Ne duruyorsu­•' Niye bu köpegi kurşuna dizmiyorsu­lllz burada teslim sözü işitıneye de mi -aıaınnıu mutfak ve yemek işlerinde çalışan yardım­JIIIIIftlll, ıııa gelen bu· sözcük. burada, komutanın emir illllımıma kullanılmış. -67-
  • 63. dayanacağız? Kanlannız mı dondu? Yüreğiniz oynamadan mı kaldı? Ne şaşkın şaşkın bakı­nır durursunuz? Burada benden başka Os­manlı yok mu? (Üzerine hücum etmek ister. Zöbitler araya girer.) Kaymakam - Sen sus da ne söyleyecek­lerse şu zabitler söylesin. İslam Bey (Rüstem Bey'e)- Bak neler­saçmalıyor, siz de mi susuyorsunuz Rüstem Bey - Ben kale teslimini teklif eden haine tüfek ağziyle cevap veririm. Sıdkı Bey- Elverir!' Bundan sonra her kim teslim sözünü ağzına alırsa kurşuna di­zerim. Birinci Zibit- Bu hillni ne yaşatıyorsu­nuz? İkinci Zibit - Düşman karşısındayız. Baruta, kurşuna yazık değil mi? İslam Bey - Ben onu bir kılıçta iki parça ederim. İkinci Zibit- Uğursuzun pis kanma gir­mekten ne çıkar? Birinci Zibit- İyi düşünün! Sağ bırak­makta tehlike var. Sıdkı Bey (Abdullah Çavuş'a) - Şunu ge, tür! Yer altındaki odalardan birine hapset. Kapısının önüne de iki nöbetçi bırak. İslam Bey- Bey, niçin tehlikeyi düşün­müyorsunuz? Sıdkı Bey- Yılgınlığın yayılmasının, me­zar kadar hapishane de önünü alır. ı Yeter. -68-
  • 64. Üçüncü MecHs öncekiler, Başka Bir Ziblt (Dışardan gelerek.) Başka Bir Zibit - Düşman sağ tarafa yı­P. ılmış geliyor. Silah başına, silah başına! (Cenk trampetesi çalınmaya başlar. Her­kes hızla dışan uğrar.) Dördüncü Meclis Sıdkı Bey, İslam Bey, Zekiye Sullu Bey (İsldm Bey'in önünü alarak) -Sen bir az dursana. Böyle hücumlara on­lnr da yeter. Bilir misin ki kale gerçekten teh­llkededir. Ne imdat gelir, ne yiyecek var, ne para var. Ne zabit kaldı. Allah bilir amma, devlet bu kaleyi gözden çıkarmış. İslam Bey - Bey o nasıl söz! Hiç devlet kalesini gözden çıkarır mı? Serdar ne yapsın? 1 >üşman çok, asker az. Onlar bizim gayreti­mize güveniyorlar da düzenlerini bozmuyor­lıır. Keşke göğsüme birinci dokunan kurşun mmmı alaydı da sizden bu sözleri işitmiyey­cltın. Sıdkı Bey - Oğlum ben kalenin teslimini ıli'ışünmüyorum. Kurtarmaya bir çare anyo­nım. Kaleyi teslim etmek istiyen, bu konuyu "eninle tartışmaz a. İsliim Bey - Kurtarmıya çare... Kavga rderiz ... Ölürüz ... Teslim olmayız ... Vesselam.' 1 Işte bu kadar. -69-
  • 65. Sıdkı Bey - Kaleyi kurtarmaya daha gü-zel bir çare var. Gerçekten ölecek adam ister. İslam Bey - Ben daha ölmedim. Sıdkı Bey - Ölmedin amma. hastasın.' İslam Bey - Süphanallah! Hasta olan ölemez mi? Beylm siz düşüncenizi söylemeye ~.· bakınız. Ben vatanım için hasta iken de ölü- .~ rüm; sag iken de ölürüm. Bir kere ölsem di-rilsem, yine ölürüm. Sıdkı Bey - Bu gece düşmanın ordusuna girer, cephanesini ateşieyebilir misin? İslam Bey - Ateşieye bilirim. Hatta gerekir-se, üzerine oturur öyle ateşlerim. Fakat orduya 1 girmek mümkün olur mu? Orasını bilemem. Sıdkı Bey- İşte mesele orada ya! Tasa-nın delilik gibi görünür. Yüzde bir umut, ya var ya yok. .. Ku s uru boşuna yakalanıp kur­şuna dizilmek. ... Elinden tutup da cephane­nin başına götürmek mümkün olsa, her teh­likeyi gözüne alacak, kalede bin kişi bulu­rum. Bu kadar tehlikeli zamanlarda boşuna gibi görünen çarelere de imkan venneye ça­lışmak gereklidir. Bu bence bir inanç! Hatta karar verdim. Akşam. gece, orduya girecegim. Yalnız, yanıma bir arkadaş anyorum. İslam Bey - Bu girişime ben yetmez mi idim? Sıdkı Bey- Eger bir kişiyi yeterli görey­dim, yapacagım şeye şimdiye kadar kendim girişmez miydim sanırsın? İslam Bey - Bey bu nasıl düşünce? Bu tabya, senin varlığınla duruyor. Yigitçe bir hareket için maksadımı harcayacaksın? O dönemde bu sözcük "yaralı" anlamına da geliyordu. -70-
  • 66. Sıdkı Bey-A bey! Sen deminki edepsizin ırıl~:.derine mi bakarsın? Burada bu kadar okul görmüş, bu kadar her rütbeyi bir kavgada ka­t. ıtnmış zabitlerimiz, bu kadar ecelle pençe­lr!$ mekten çekinmez askerlerimiz var ... Ah! Hnsta idin! Görmedin ki ne mertlikler ettik. llfışman her gün kırkar ellişer bin kişi ile hü­rıım ederdi. Bizimkilerin ikişer üçer bin kişi­al bir yere toplanınca tabyalan korumakla ye­thımezlerdi. Meydan muharebelerine çıkar­lnrdı. Bir kılıç, on on beş süngü ile çarpışırdı. [>Işler, tırnaklar, bayağı silah gücünü bul­muştu. Yanar kumbarayı' kucaklayıp da düşmanın kafasına atanlar mı ararsın? Kesil­miş kolunu yerinden koparıp da elinde silah f!ılenler mi eksikti? Allah bilir kavgalanmızı ı,tt'ıreydin, Şehname hikayelerinin gerçek ol­ıhı~ una hükmederdin. Emin ol! Bu askerin her biri, bin canı olsa verir de kalenin bir ta-tım vermez. lslim Bey (Gözlerini silerek)- Ben de kız çocuklar gibi memnunluğumdan ağlıyorum. Elliirimi Asker kaleyi vermez. Fakat düşman zorla alır. Paşa, şehit oldu. Sen de kendini te­kf edersen, savaşı kim yönetecek? Herkesin yüreğinde gördüğün gücü, düşüncesinde de Jolôrüyor musun? Senin düşüneeni almadık­ı; a, kimin ne iş görebileceği var? Hem kendini nlclürteceksin, ordunun başını beynini para­lııyacaksın; hem sonra kollar ayaklar çalışır diyorsun. Allalı aşkına etme! Vatanına acı. Sıdkı Bey- Ne yapayım evlat. En son ça- 1 Bir tür bomba. 2 Iran şaiıi Firdevsi'nin XI. yüzyılda yazdıgı Iran destanı. -71-
  • 67. reyi bir adama nasıl teslim edebilirim. Ya gi­rişim sırasında yardım gerektiren bir iş çıkar­sa? Orduya kılık degiştirilerek girilecek ... Kim bilir, ne olur ne olmaz. Zekiye (Bulunduğu köşeden çıkar) - İki kişi gerekiyorsa, biri de ben olurum. Sıdkı Bey - O kim? Ah, zavallı çocuk! Sen yerinde otur. İslam Bey (Zekiye'ye) - Ne söylüyorsun? Zekiye (İsliım Bey' e) - Merhametsiz, me­zannın bir parça yerini de mi benden esirge­yeceksin? (Sıdkı Bey' e) İhsan buyurun, 1 siz ölmeye bir adam anyordunuz. Öldürmeye gü­cüm yetmezse, ölmeye pek iyi yeter. Daha ön­ce de söylemiştim; sizden kolay ölürüm. Or­duya kılık degiştirerek girilecek buyurdunuz. Rumeliliyim, bir az lisan bilirim. Kılık degiş­tirmek de bana sizden kolaydır. Kılık değişti­rerek girdiğim yerde kendimi pek çabuk ta­mtmam. inanmazsanız İslam Bey'e sorun. İslim Bey ( Duraksayarakl - Çocuk hak­lı gibi görünür. Beşinci Meclis Öncekiler, Abdallah Çavut Abdullah Çavuş - Yine karşıda asker toplanıyor. Sanının saldın var. Sizi tabyaya çağınyorlar. Sıdkı Bey - Abdullah. Abdullah Çavuş - Efendim. ı "Bağışlayın" anlamına gelen bu sözcük; burada "Izin verin" anlarruna kullanılmış. -72-
  • 68. Sıd.kı Bey - Buraya gel. Şu kale ugrunda ölmek elinden gelir mi? Abdullah Çavuş - Ölürüm. Kıyamet mi kopar. Sıd.kı Bey - İslam Bey bu gece bir yere gi­decek. Birlikte gidebilir misin? Fakat yüzde doksan dokuz kurşuna dizilmek var. Abdullah Çavuş- Kurşuna dizilirsem kı­yamet mi kopar? Sıdk.ı Bey - Aferin Abdullah! Haydi tab­yaya gidelim. Bakalım bu günkü düğünümüz nasıl geçecek? İşimizi de orada konuşuruz. Zekiye (Sıdkı Bey' e) - Beyefendi, kulunu­zu neden o kadar aşağı gördünüz? Sıdk.ı Bey - Hayır çocuğum, sen de gide­ceksin. Üç olursunuz, iş daha metin olacak ... Abdullah da dil bilir. (Sıdkı Bey, İsl.ô.m Bey, Abdullah oradan, çı­karlar.) Altıncı Meclis Zekiye (Odada kendi kendisine) - So­nunda, kara toprak göğsünü açıyor. Sonun­da, ölüm kendisini gösteriyor. Meğer Allah gelinlik duvağımı kendi kanımdan nasip et­miş! Meğer şehit olmadan birbirimize sanl­mak kaderde yokmuş! (Bir az düşündükten sonra) Mümkün olsaydı yaşamak da kötü bir şey değildi... Dün gece gördüğüm düşler ne idi? Sevgilim ve ben otunnuştum. O kucağı­ma yatmıştı. Mehtap yapraklann arasından her yanımıza elmas parçaları saçıyordu ... Ben elimle yüreğimi dinliyordum ... O saçım- -73-
  • 69. la yüzünü örtüyordu ... Ben üzgün üzgün ağ­lıyordum ... O hafif hafif gülüyordu ... Sanki benim gözümden bir damla yaş düştükçe, onun yüzünde bir taze gül açılıyordu ... Çev­remizde ötüşen bülbüller, çağlayan sular hep halimizi kıskanır gibi görünüyordu ... Yüzüne baktıkça canım vücudumdan ayrıl­mış da kucağımda yabyordu. Vatancığımda idik. Bahçede büyük çınann allında sanıyor­dum. Ah, düş idi ... Ama düşün aynı da olma­yacak bir şey değil idi ya? Keşke bütün öm­rüm öyle düşlerle geçeydi. (Pencereden bir top alevi görünür. Titriyerek) Bu alevden de sanki insanın içine karlar yağıyor! Güneş de ne şahane doğmuş! Bulutlan bin renge boya­dı. Sanki cennet bahçelerinin resmini yapı­yor. Toplann dumanı da ömrümün son gü­nünde olsun sabahı seyrebneye meydan bı­rakmaz ki ... (Bir az düşündilleten sonra) Me­ğer canından iyice vaz geçeniere ölmek de pek korkunç bir şey değilmiş! Bayağı ölüm canlansa da karşıma çıksa üzerine yürü­mekten çekinmeyeceğim ... Yedinci Meclis Zekiye, İslam Bey İslim Bey (Odaya girerek) - Zekiyeciğim Zekiye (Gülerek)- Efendim! İslim Bey-Meğer ne talihsiz adammı· şım! Seni yanımda gördükçe ne sanıyorum bilir misin? Bir melek benim için gökleri bı· rakmış da bu kara topraklara inmiş sanıyı -74-