Hakim A. Refik Gür
Nasreddin Hocanın
Nükte
Menşurundan Işıklar
«KISSADAN HİSSE »
HAYATI, FİKRALARİ ÜZERİNE FİKRÎ,
FELSEFÎ ...
4
esafirî bir şahsiyefmiş gibi, hakkındaki yarımyamalak bil­
gilerimize yeni bir şey katmak, elverişli, kifayetli bir biyo...
5
şısında, Hâdiseleri lüzumundan fazla umursamamak, geçim
ve muaşeret zorluklarını, güleryüzlülük ve olağanlıkla kar­
şıla...
HOCAMIZ'A DAİR
Evvelâ, belirtelim ki, yalnız Akşehire değil, fakat bütün
vatan çapında Türklüğe şeref veren, Şarkta, Garpt...
7
müftüsü Hasan efendi, Bursalı Tabir Bey, Veled İzbudak
«Veled Çelebi», Prof. Fuad Köprülü, İsmail Hâmi Daniş-
mend gibi ...
8
m'a nüzul ettikte, Rum'un zürefayı sühendanlarından «İs-
kendername» sahibi Mevlâna Ahmedî) nin (Timur Hanla te­
mam mün...
9
Akşehir, tarihî ve turistik kılavuz adlı kitabı, Akşehir
belediyesince 1945 de bastırılan, İbrahim Hakkı Konyalı,
haciml...
10
veya bir takım mâruf zavata, meselâ Yunus Emrede olduğu
gibi makamlar ihdas edilmiş olabileceği mülâhaza edilme­
den, N...
11
sinde»; cennette kendisine komşu olması temenni ettirildik­
ten sonra, «'bütün dünyada halimden anlıyan bir o vardı»
de...
12
bektaşi ve külhanbeyi gibi, ölesiye, öldüresiye, küfürbazca,
âsi ve ihtilâlci daha doğrusu anarşist ruhiyle değil. O, d...
13
hassüsleriyle birlikte (kitabının, önsözünde çok güzel bir şe­
kilde ifade ediyor: «Maske ve Ruh'u yazalı on sene geçti...
14
le bir zhniyetin sırrını ister istemez biraz sezerdi, Fakat bu
zihniyet, umumiyetle inanıldığı- gibi, her şeyle alay ed...
ıs
bakmak» hakkındaki görüşü hele bu zamanda pek yerinde
bir keyfiyettir. İlmin, siyasetin, içtimaî hayatın ağadalaştığı
b...
16
zuu inceleyen herkesin ittifak derecesinde kanaat edindiği,
doğru özlük, açık sözlük, nıdenî cesaret, nıüsanıahacıhk,
h...
17
doyumakla meşgul. Rüh lâfı edenin vay haline. İnsanı ya
deli diye tımarhaneye atıyor, yahut aforoz ediyorlar. Ruh...
j ...
18
Halide Edip Adıvar hanım, «Maske ve Ruh» un sonun­
da, tarihçi İbni Haldun'a bu mevzuda şu hükmü verdirir:
« — Bozoğlan...
BU KADAR T A V U Ğ A BİR HOROZ LÂZIM DEĞİL Mİ?
I
Hoca, gençliğinde bir gün hamamdayken, bazı muzip çocuklar
birbirlerine:
...
20
Fıkrada iki unsur vardır: "
I — Neticeye muhtelif yollardan Varış.
II — Bâzı zaruret ve hallerin tevili.
İhtiyarî suret...
21
ne fecidir. Orada eşekten veya attan yahut merdivenden dü­
şen bir insanın vücutça uğrıyacağı maddî eza ile kıyaslana-
...
22
gelişmesini temin eder. Zahirin tevlid ettiği «intiba» ile bâ­
tının uyandırdığı «tefahhus» birleşince ve biri diğerini...
23
rfmaşılr yıkamıya gidiyorum, göreyim seni sokak kapısına sahip ol,
sakın kapıdan ayrrlma, demiş.
Nasreddin kapıda bekle...
24
birleştirilmek istenilmiştir. Gerçi, izah şekli mahsusun hi -
lâfıdır. Eşeğe hiç bir zaman ters binilmez, binilmez amma...
25
önüne katıp yola düzülmuştur. Yolda, içine bir şüphe girer, şunları
bir sayayım der; sayar bir de bakar ki dokuz eşek. ...
:26
— A adamcağız, ben şuraya geleli onbeş gün oldu. Bir gün ol­
sun şu zavallı Hoca ne yer, ne içer diye soranınız oldu m...
27
YEŞİL Y A P R A K ARASINDA KARA T A V U K KIZILBURNU
Hoca, bir gece yatarken:
— Aman karı kalk mumu yak, hatırıma parla...
28
— Gökyüzündeki yıldızların sayısı ne kadardır? der.
Hoca:
— Eşeğimin vücudunda ne kadar kıl varsa 6 kadar, cevabını
ver...
29
Bir portakala batıracağımız iğneyi dahi portakalı sağa, sola
çevirmek suretiyle merkez haline getirebileceğimiz misa­
l...
30
ve ihtiyaca, kuvvet ve iktidara göre verilen bu muhtelif
mânalar, hattâ haksızlığın hak şeklinde kabul ettirilmesine
ka...
3 T
Bir gün hâkime müracaat eden birisi, bir adamdan davacı ol­
duğunu söyler. Makim:
— Hakkın nedir? Bu adamdan ne isters...
32
rak, onların sırtından geçinerek, menfaatlenmek, bunun
için de ahlâk ve haysiyet bağlarından, kayıtlarından tecer-
rüt ...
33
menfaatlerimiz, ilgilerimiz olduğundan, bunlara karşı ka­
yıtsız ve bigâne kalamayız. Bu sebeple Şark memleketleri-
. n...
34
İşte bu hakikat ve zaruret evelden takdir buyurulmuş
dünya hayatının farikası yapılmış, nizam ve muvazene bu
zemin üzer...
35
Basit bir muaşeret, alelade bir olay hakkında bu kadar f i ­
kir ve hüküm ihtilâfı olursa, girift hâdiselerde, kıymet h...
36
sinler... Hocamız, güleryüzle zorlukların yenilebileceği ha­
kikatine uygun olarak ne güzel söylemiş:
— Halkın ağzı tor...
37
de insan mukadderatının idaresinde başlıca iki vasıta kılınç
ve kalem değil midir? Tarihin bir elinde yapıcı bir adale
...
38
gibi bir ziyana uğramamış, ona çok yerinde bir nükteli bu­
luşla susturucu cevabı vermiştir.
Menfaat safkiyle girginlik...
39
— Geliniz, Nasreddini ağaca çıkarıp papuçlarını alalım, biraz
şakalaşalım.
Diyerek sözledirler ve kimse bu ağaca çıkama...
40
şeklinde mahsûsun hilâfına da sapılmış olsa, kc'ırükörüne
gaflet veya mücerred bir kaderciliğin insanın başına getire­
...
4Î
getiren «enaniyet»- bencilik'e ait bir nükteye işarettir. Her­
kesin kendisini beğenmesi, toz penbeden, koyu menekşe re...
42
— Bunda sahibinin ne kabahati var? Hayvandan kan dâvası
edilmez ya, der.
Bu sefer adam:
— Ben yanlış söyledim, bizim in...
43
Burada dinî, hayırlı, mübarek bir esasa ait nükte ya­
pılmıştır. İcrasını kararlaştırdığımız fiillerimiz, yapılması­
nı...
44
kar ve ayni suali sorarsa «kimimiz biliyor, kimimiz bilmiyor» deme­
ye karar verirler. Hoca bir gün yine kürsüye çıkıp ...
45
hükümlerinden biridir. Bilgi ile bilmek arasındaki farkı
ayırdetmemiz lâzımdır. «Bilgi» saf fikir cevheri halinde ta-
b...
46
YILDIZ YAPARLAR
.Çocukluğunda Nasreddine:
— Yeni ay girince eski ayı ne yaparlar?
Diye sormuşlar. Cevap vermiş:
— Kırpa...
47
terim» diye ait alta üstüste peykeden aşağı düşerler. Sapa, sopaya
kavgaya tutuşurlar. Küçük Nasreddin karşıdan bunları...
48
insanların umumiyetle hoşlandıkları, alt tabakada bulunan­
ların da türlü menfaat saikleriyle inceden inceye hesaplıya-...
ması, ancak öğülmeğe değer bir ahlâk dersi tanıtmış bulun­
maktadır. Aşağıdaki fıkra da aynı mahiyette, medeni cesa­
retin...
50
nin gibi bir Moğol parçasını ne yapacağım, bir mangır bile
etmezsin, dedikte, hazır cevaplığından Timur han hazzede­
re...
51
Timur Han eydür:
— Bu ne sözdür kü, hemen yalnız benim futam mez-
dolunsa otuz, kırk 'akçe getürür, der.
— Ben dahi ded...
52
dikten sanr& iki kolunu saflıyarak uçar gibi yapar. Dehrî bunu' da
beğenerek kalkar Hocanın ellerini öper.
Herkes Hocay...
53
Fıkrada akim akıldan üstün olduğu, iltibasa mahal ve­
recek durumların çeşitli anlayışlara yol açacağı belirtilmiş­
tir...
54
Yahudi işin bu neticeye vardığım görünce telâşa düşer. Orta­
lık ağarır ağarmaz Hocanın evine koşar ve gülerek:
— Hocam...
55
Deyince Yahudi katın da elden çıkarmak korkusuyla:
— Elbette benimdir. Mahkemeye yayan gelmemek istediğin
için daha şim...
56
müslümanlıkta ruhbaniyet bulunmadığından bu türlü faa­
liyetler yer bulmamıştır.
(Bununla beraber, fıkradaki, Allah'la ...
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
of 86

Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler

Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler
Published on: Mar 3, 2016
Published in: Education      
Source: www.slideshare.net


Transcripts - Nasreddin hocanın nükte menşurundan hisseler

  • 1. Hakim A. Refik Gür Nasreddin Hocanın Nükte Menşurundan Işıklar «KISSADAN HİSSE » HAYATI, FİKRALARİ ÜZERİNE FİKRÎ, FELSEFÎ BÎR İNCELEME ÇEL.TÜT MATBAASI Babıâli, Cemalnadir Sok. No. 12 İ S T A N B U L 1 9 5 9
  • 2. 4 esafirî bir şahsiyefmiş gibi, hakkındaki yarımyamalak bil­ gilerimize yeni bir şey katmak, elverişli, kifayetli bir biyog­ rafiye doğru ilk adımı atmak istedim. Fakat, bu sahada bi­ linenlerden gayri bir kaynak elde edemedim. Bir çok şe­ hirlerimizde, tektük de olsa, amsaline rsslanabilen ve halk arasında «ayaklı kütüphane» adiyle anılan mahallî bilgin tipine de, burada rastlıyamaeliğim için, bu yoldan da bilgi veya kaynak eldie edemedim. Nasreddin Hoca, başka bir memlekette gelmiş geçmiş olsaydı, bilmem bu husustaki bilgilerimiz bu kadar alız-kalır mıydı? Kitabın bu ızdlırari noksanlık tarafını böylece işaret edip geçtikten sonra, «Hocamıza Dair» bendinde d© teba­ rüz ettirmeğe çalıştığım veçhile «Dünyaya Masreddin Ho­ ca gözüyle bakmak» düşüncesi faaliyetimin mihveri oldu­ ğunu belirteyim» Kitaba, Hocaya ait olduğu zanniyle aldı­ ğımız, «Timurlanklo gecen mübah-aseler (müstesna)» fıkra­ ları fikir bakımından tahlille tâbi tuttum. Timurlenk'le il­ gili bir, iki fıkrayı da bu arada ihtiyat kaydiyle kitaba al­ maktan nefsimi menedemedim. Tahlillerin noksan ve kifa­ yetsiz, belki de yanlış oldukları galip ihtimal dahilinde bu­ lunmakla beraber, sahasındaki ilk hizmet eseri olduğu için okuyucularımın, kusur bağışlamakta ve hoşgörürlükte se­ mih davranacaklarını kuvvetle umarım. Zaten, kitabın at çıküamak istediği, hâdiselere «Nasreddin Hoca gözüyle bak­ mak» da, okuyuculardan bu hoşgörürlüğü ister. Bu kitabı yazan, mizah ve nükteden iddialı bir nasibi bulunmadığını, Hoca gibi bîr üstadın hâtırası ve pek parlak zarafeti karşısında böyle bir iddiaya yeltenmenin de bir badsizlik olacağını düşündüğü için, fıkra şerhlerinin tama­ men bitaraf olmasına gayret gösterdi. Bu bakımdan belki birazda yazılan sıkıcı ve yavan oldu. Fakat, dedik ya Nas- reddiin Hoca gözüyle hoşgörmek ve kusur bağışlamak lâzım. Bilhassa, içinde bulunduğumuz şu dünya şartları kar-
  • 3. 5 şısında, Hâdiseleri lüzumundan fazla umursamamak, geçim ve muaşeret zorluklarını, güleryüzlülük ve olağanlıkla kar­ şılamak, zetilâne değil, fakat kalenderce bir tevekküle alış­ mak, bununla birlikte nefse itimad ve insiyatifi hiç körlet- meden faaliyetlerimizi tanzim etmek, serin kanlı ve mute* dil olmak, kanaatkârlık göstermek, manevî kıymetlere can­ dan bağlanmak, velhasıl bütün bu şartları hâvi bir «Hoşgö­ rürlük» takip etmek, rahat etmenin, gönül huzuruna er­ menin yegâne şartı olsa gerektir. Hocanın fıkralarını her zaman dinler ve güler geçeriz. Fakat, o fıkraların künhünü incelemek, kıssadan hisse çı­ karmak hemen ekseriyetle aklımıza gelmez. Bu maksatla, kitapta şöyle beyle bir seçme yapılmıştır. Hocanın bir çok fıkraları da yine ince birer zekâ ve zerafet eseri olarak ha­ zırcevaplık mâhıîyetndledllr. Ona. fsnad edilemiyecek galiz muhtevah fıkralarla hazırcevaplık'lar üzerinde durulma­ mış, kıssadan hisse çıkarılacaklar tercih edilmiştir. Böyle­ likle, kitabın ikinci ve diğer bir hususiyeti de, «kıssadan hisse çıkarmak» ibret levhaları tanıtmak olmuştur. Kitap okundukça anlaşılacak ki, Hoca, derin ve cidden hakîm bir zattır. Zaten öyle olmasaydı, yedi yüz yıla yakın bir zaman­ dır adı sürüp gitmez, bütün dünyada namı ve şanı yayılmış olmazdı. Şimdi, menşuru, Hocanın nükte ışığına tutuyor ve bu menşurdan süzülen tayıflarla okuyucuyu başbaşa bırakı- yorken, kitabı onun aziz hâtırasına ithaf ediyorum.
  • 4. HOCAMIZ'A DAİR Evvelâ, belirtelim ki, yalnız Akşehire değil, fakat bütün vatan çapında Türklüğe şeref veren, Şarkta, Garpta tanınan Hocamızın hayatı, yaşadığı devir, eserleri ve külliyatı hak­ kında tam ve kifayetli bir fikre, bu bapta tedkiki gerekli, ay­ dınlatıcı kaynaklara sahip bulunmıyoruz. Bu vadide şimdiye: kadar yapılanlar, neşriyat sahasına çıkarılanlar tatmin edi­ ci olmaktan, Hocamızın müstesna şahsiyetini ilim ışığıyla aydınlatmaktan uzaktır. Mevlâna Celâleddini Rumî, Sultan-ı Ulemâ, Şems-i Tebrizî, Sadreddin-i Konevî, nasıl Konya tarihine şeref ve­ ren büyük ve mistik simalar ise, Seyyid Mahmud Hayranî, Hacı İbrahim Sultan vesaire gibi büyük dereceli mistikleri ebediyet ağuşuna almış bulunan Akşehir'e Hocamızın da güleryüzü, tatlı ve felsefen" sözleriyle, yerine göre, hakîmar ne edâ taşıyan fıkralariyle büyük şöhret temin eylediği mu­ hakkaktır. Konya diyince, nasıl hatıra koca Mevlâna geliyor­ sa, Akşehir deyince Nasreddin Hoca'nm gelişi bu sebep­ tendir Nasreddin Hoca, mizahla tefekkürü, fıkracılıkla hayat felsefesini başarmıştır. Bu bakımdan, dünya çapında şöh­ retli ve milletimize şeref veren büyük adamlardan olduğu halde, maalesef, onun ne sıhhatli bir biyografisine, ne ken­ disine benzeme yoluyla izafe edilebilecek bir resmine ve ne de halk dilinde, ekseriyetle yalan yanlış dolasan fıkraların­ dan, hikâyelerinden başka eserine malik bulunuyoruz. .Evvelâ hayatına bir göz gezdirelim: Eski Sivrihisar
  • 5. 7 müftüsü Hasan efendi, Bursalı Tabir Bey, Veled İzbudak «Veled Çelebi», Prof. Fuad Köprülü, İsmail Hâmi Daniş- mend gibi şahsiyetler, b u vadideki karanlıkları dağıtmaya azamî gayret gösterdikleri halde, bizzat kendilerini dahi temamiyle tatmin edici neticeler alamamışlardır. Hocamız, hangi tarihte yaşamış, 'kimlerle muasır 'bu* Tunmuştur? Bunu bile bugün lâyıkiyle ve sahih bir surette aydınlatacak bilgilere sahip değiliz. Halk arasında v e bâzı letaif kitaplarında Nasreddin Hocayı Timur'la, Bayezid'le muasır göstermek ve bilhassa Timur'la muhaverelerine dair muhtelif fıkra ve rivayetler nakletmek cihetine gidilmiştir. Bunlar arasında, meşhur seyahatnamesinin üçüncü cildinin • 1 6 n c ı sahifesinde yazılı olduğu, gibi, (Gazi Hüdavendigâra •yetişüp, ahdi Yıldırım Handa neşvünema bulduğu) mı, (fa­ zileti bahire sahibi olup, hazır vecap, ashabı kerametten, hakîm, emri dini dünyada müstakim, mutedil bir ulu can), (Timur ile hem-meclis) olduğunu söyliyen Evliya Çelebi gi­ bi şöhretli ve müdakkik 'kimseler bulunduğu gibi, meşhur (Letajf-i Hace-i Nasreddin) adlı eseriyle Çaylak Tevfik, 1922 de Anadolunun sıhhî, içtimaî coğrafyası - Konya'yı yayın­ layan Doktor Nazmi de b u fikirdedir. Halbuki, katiyete yakın olarak bugün belirtilebilir ki, .. Hocamız, Timur ve Bayezid'e yetişmemiştir. Timur'la mu­ haverelerinden bahsedilen şahıs, Ahmedî mahlasını taşı­ yan, şair Taceddin İbrahim İbni Hızır beydir. Lâtifi tezke­ resinin 82 nci sahifesindekli kayda göre, Sivaslı, Osmanlı Müelhflerinin 2 nci cild, 73 üncü sahifesindeki kayda naza­ ran Amasyalı olduğu bildirilen b u şair, Yıldırım Bayezid'in şehzadelerinden Emir Süleyman adına (İskendername) yi yazmıştır. İstanbul Ali Emirî Ef. kitablığmm 242 nci sıra­ sında kayıtlı bulunduğu bildirilen yazma (Letaifi Lâmiî) ad­ lı ve Kanunî devrimde Lânıiînin oğlu Abdullah tarafından tamamlanıp, tehzip edilen kitapta, (Timur han, diyarı Ru-
  • 6. 8 m'a nüzul ettikte, Rum'un zürefayı sühendanlarından «İs- kendername» sahibi Mevlâna Ahmedî) nin (Timur Hanla te­ mam münasebet tahsil edüp, musahip) olduğu yazılıdır. Türbesinde, bugün dahi mevcut ve vefat tarihini 386 rakamiyle gösteren kitabe taşı, ters okununca 683 rakamı çıkmaktadır ki, sonradan yapılan tamir sırasında yerleştiri­ len bu kitabe taşının uydurulmuş; olduğu isnad edilse bile, Prof. Fuad Köprülü'nün ölgün inceleme sonuncuna göre, Meşrutiyetten sonra türbesi tamir edilirken, toprak arasın­ dan çıkarılan kırık taşlardan naklen, ayni rakamların işlen­ miş bulunduğu 'belirtilmiştir ki, bu kavi ihtimale doğru na­ zariyle bakılmak icap eder. Buna nazaran, Hocanın Bayezid. ve Timur zamanında değil, Selçuk hükümdarı Sultan Alâaddin zamanında hayat sürdüğü meydana çıkmaktadır. Bu vadide, eski Sivrihisar Müftüsü Hasan Efendinin, kadîm sicillerden iktibas ederek yazdığı zikredilen (Mec- muai Maarif) adlı eserinde, Hocanın Sivrihisar'a bağlı Hor-' to köyünde doğduğunu belirtmesine göre, 78 yaşında Ak- şehirde öldüğünü, 'kitabe taşmdâki 683 tarihi açıklamakta­ dır. Ayni müellifin beyan suretine nazaran, köy imamı olan babası Abdullah Efendi, o tarihte büyük şöhret kazanmış bulunan ve Akşehirde oturan Seyyid Mahmud Hayranı ve Maarif köyünde türbesi mevcut Seyyid Hacı ibrahim Sul- tan'a intisap mafcsadiyle, 645 hicrî yılında, babadan kalan köy imamlığını Mehmed adlı birine bırakarak, Akşehire nakletmiştir. Yine Prof. Fuad Köprülünün, bunu teyid eden tetkiklerine, bilhassa vakıfname gibi değerce çok üstün ya­ zılı birer vesika ile de açıklandığına göre, biri 655, diğeri 665 tarihlerini taşıyan Seyyid Mahmud Hayranı ve Seyyid İbrahim Sultan vakıfnamelerinin akdinde Nasreddin Hoca­ nın şahit sıfatiyle kadı huzuruna çıktığı yazılmıştır ki, bu kuvvetli delil de kitabedeki, 683 rakamını doğrulamaktadır.
  • 7. 9 Akşehir, tarihî ve turistik kılavuz adlı kitabı, Akşehir belediyesince 1945 de bastırılan, İbrahim Hakkı Konyalı, hacimli kitabının ancak 721-758" fici sahifeleri arasında devam ettirmek suretiyle Nasreddin Hoca konusuna tahsis ettiği 57 sahifelik incelemesinde, tetkiklerini; arşiv, müze ve kitaplıklardaki el yazması kitaplara hasredemediğinir harp durumu yönünden bu kitaplar başka yerlere nakledil­ diğinden, bilâhare bu mevzuu inceleyip müstakil kitap ha­ linde neşredeceğini ve Prof. Fuad Köprülü ile Doktor Naz- minin düşünceleri hilâfına olarak, Hacı İbrahim Sultan vak­ fiyesinin 776 da yapıldığını, Hoca 683 tarihinde öldüğüne göre şahit olarak bulunamıyaeağını belirtmekte, diğer tet­ kikleri d e gözden geçirmekte ve b u arada İsmail Hâmi Dâ- nişmend'in, Paris Millî Kütüphanesindeki yazma bir Sel- çuknamedeki kayıddan 'istihraç ederek Kastamonide adı ge­ çen Müstevfi Nasırüddinin yazılarda geçtiği ve bugün bile böylece adı söylendiği Nasreddin Hoca olamıyacağmı teba­ rüz ettirmektedir. Prof. Fuad Köprülü, tetkiklerini Bursalı Tabir Bey gibi, müdakbik ve mütetebbi bir zatın kendisine tevdi ettiği vesikalara istinat ettirmiş bulunmasına ve ken­ disinin dahi müsellem bulunan titiz ve derin inceleme iti­ yadına göre, vakfiye tarihlerinin yanlış okunması ve İbra­ him Hakkı Konyalının 776 diye okunduğunu bildirdiği Hacı İbrahim Sultan vakfiyesinin 665 d e tanzim edildiğini hatalı bir surette beyan ve tesbat etmiş olduğunun kabulü güçtür. Vakfiyelerin tanzminde kadîm âdet olduğu veçhile, herkes tarafından tanınan, riayet gören meşhur zatlar meyanmdan şahit seçileceğine binaen, Nasreddin Hocanın bu işde şahit gösterilmesi, zamanına göjre bu Nasreddin Hocanın başka Nasreddin Hoca olmadığının kabulü akla ve tedkikler neti­ cesine en uygun, kuvvetli ihtimâli teşkil eyler. Kayseri mü­ zesi, müdürü tarafından bulunan sanduka şeklindeki bir me­ zar taşında okunan Nasreddin Hoca ibaresi dolayısiyle, bu­ nun başka bir Nasreddin Hoca olabileceği düşünülmeksizin
  • 8. 10 veya bir takım mâruf zavata, meselâ Yunus Emrede olduğu gibi makamlar ihdas edilmiş olabileceği mülâhaza edilme­ den, Nasreddin Hocanın mezarı Kayseride bulunduğunu id­ dia etmek de, kanaatimizce- yersizdir. İbrahim Hakkı Kon­ yalı, kitabında Hoca hakkındaki neşriyatın da bir listesini yapmıştır. Buna nazaran: Hocamız hakkındaki en eski ba­ sılmış kitap, 1253 tarihinde, İstanbul'da Matbaai Âmirede tabolunmuş 41 sahifelik kitaptır. Nasreddin Hocanın, güya meşhur şair Nesimî ile arka­ daş olduğu, mollası İmad'la birlikte Kürdistana, Arabistana gönderildiği, kadılık ettiği gibi rivayetlerin de vakit vakit halk arasında dolaştığı kaydedilmiştir. Hocamızın suretine dair de kaynak mevcut bulunma­ dığından, onun resmi diye çizilenler, resimlerini yapanların muhayyileleri mahsulü olmuştur. Bugün; Hocamızı, köse, gür veya seyrek sakallı, muhtelif boy ve cüssede, değişik çehre hatlariyle v e hemen ekseriyetle bu pek değerli halk filozofunun şeref ve vakarına uymıyacak 'kılık ve kalıpta tasvir edilmiş buluyoruz. Hiç kimsenin Nasreddin Hocayı bir cer softası suretinde tasvire hakkı yoktur. Hocamızın ekseriyetle eşek üzerinde resminin yapılmış olması da onun değerine halel getirmez. Meselâ ilk nüshasını Mart 1950 de neşrettiğimiz «Sultan. Dağı» dergisinin kapak sahifesinde, Hocanın istikbaldeki türbesi Önünde, eşek üzerinde heyke­ linin düşünülmüş ve çizilmiş olması, Ulunay imzasiyle Ye" nisabah gazetesinin 12/3/1950 tarihli nüshasında yersiz ve haksız bir tarize hedef teşkil etmiştir. Halbuki, memleketi­ mizin dünya çapında bir şöhreti olan edip. ve mütefekkiri­ miz Halide Edip Adıvar, «Maske ve Ruh» adlı kitabında Hoca nm «Boz oğlan» a karşı beslediği derin muhabbeti, hikâye v e fıkralarında yer aldığı ehemmiyet nisbetinde belirtmiştir. «Maske ve Ruh» da «Bozoğlan» Hoca ile Şekspir arasında konuşturulmuş, Hocaya son arzu olarak onun «düşünce se-
  • 9. 11 sinde»; cennette kendisine komşu olması temenni ettirildik­ ten sonra, «'bütün dünyada halimden anlıyan bir o vardı» dedirtilmiştir. Derbeder ve tevekkülü! hali ve tükenmez sabrı ile h a y , vanların filizofu tanınan ve bilhassa halkımızın bugün bile cefakeş bir hizmetkârı olan, bu munis hayvanın Hocamıza çok hizmet ettiği, bizzat kendisinin bu konuya ait bir çok fıkralariyle sabit ve muayyendir. Hocanın heykeli eşek üze­ rinde düşünülmüştür, diye taan ve tariz etmek, adı Fisagor dâvasının çözümüne kadar karışan, Şeyhî'ye meşhur eseri Harname'yi yazdıran, zürefaya kelime oyunlarından mürek- keb istiareler, maharetler temin eyliyen b u zavallı hayva­ nın, insanlarda da bulunabilen inadçılığmdan dolayı kötü- lenebilecek fakat haline ve yaradılışına göre mazur görüle­ bilecek tarafının sevk ve delaletiyle, taan ve teşni vasıtası yapılması ve hele Hocanın şerefine nakise iras ettiği yolun­ da, düşünülmesi, cidden sathî ve dar bir görüş sayılır. Hocanın, zamanında yazılmış ve 'külliyat mâhiyetinde bulunan eserlerinin, Akşehirin Timur tarafından işgalinde ortadan kaldırıldığını, Fuad Köprülü tedbikleri meyanmda zikretmektedir. Hocayı bizlere, ancak ona atıf ve izafe edi­ len hikâyeleri ve fıkraları tanıtmaktadır, Esefle kaydedil­ mek lâzımdır ki, ötedenbeıi her tuhaf ve güldürücü şeyin, ruhuna ve muhtevasına bakılmaksızın, Hocaya isnad edil­ mesi cihetine gidilmiştir. Nasreddin Hocayı tedkifc etmiş herkesin müşterek düşüncesi budur. Değerli muharrir ve ediplerimizden Refk Halit Karay, Hocaya ait fıkralarm ayırdedilebilmesi için ortaya bir kıstas koyuyor: «Bâzı bek- taşi fıkralariyle İstanbullu esprisinin icadı hikâyeleri çok defa Hocaya atfederek anlatırız. Halbuki bunlar Hocanınki- lerle ayrı, hattâ aykırı vanıftadırlar. Filvaki, Hoca da, cemi­ yetin kuruluş şeklini, otoriteyi, nizam-ı âlemi, 'kötü alışkan­ lıklarımızı ve bayağı hilekârlıklarımızı tenkid eder. Fakat
  • 10. 12 bektaşi ve külhanbeyi gibi, ölesiye, öldüresiye, küfürbazca, âsi ve ihtilâlci daha doğrusu anarşist ruhiyle değil. O, daha doğrusu Nasreddin Hoca ismini taşıyan espri insaflıdır, öl­ çülü ve hesaplıdır, merhametli ve şefkatlidir. Allah'a imanı vardır, ve insana acır; bektaşi gibi de cemiyet dışı yaşamaz. Aramızda, bizimle, herkesle beraberdir; halk ile düşer kal­ kar; halkın neşesine, kederine katılır; kendisini ayrı veya yüksek zümreden saymaz. Gülünçlüğü göstermez, alay et­ mek, sonra işi tatlıya bağlamak... İşte Nasreddin Hocanın yaptığı budur. Sevimli ve kendisine mahsus iyi kalbli bir mizahtır... Hiciv değil.» Değerli edip Refik Halid Karaym bu ayırdetme ve a- yıklama ölçüsü yerindedir; fakat bunun bir edebî heyet ma­ rifetiyle, eldeki kaynaklar gereği gibi incelenerek yapüma- sı, Hocamizn hâtırasına karşı göstermekle mükellef bulun­ duğumuz bir vazife halini almıştır. Nasreddin Hocanın, «izah ve tefsire muhtaç olan fık­ rası yoktur» diyen Refik Halid Beyin düşüncesinin aksine, onun 70 tane fıkrasını «ölçünün yer, yer değişmesi, bu manzumeleri, hep' ayni ölçüyle sürüp giden manzumelerde- ki biteviyelikten kurtardı. Ayaklarda da dilimizin türkçe- leşmesinden sonra, şunun bunun uydurduğu kafiye kaide­ lerine bağlı kalmadım» demek suretiyle sanatının özelli­ ğini kendi ifadesiyle de teyid eden merhum şair Orhan Veli Kmık'ın manzum. Nasreddin Hoca hikâyesinin önsözünde yazdığı gibi, «hikâyeleri dışındaki Nasreddin Hocanın da bizim gibi hiç bir değeri yok» «fıkralarına bağlanamıyan bir Nasreddin Hocayı da mühim, bulmuyorum» şeklindeki mütalâasının hilâfına olarak, Hocanın hikâye ve fıkraların­ da bir de fikir cephesi olduğuna 'kani bulunuyoruz. Nitekim «Maske ve Ruh» un seçkin müellifi Halide Edip Adıvar da bu düşüncededir. Halide hanım, kendisine bu 'kitabı yazma­ yı ilham eden düşüncesini, Akşehir hakkındaki, değerli ta-
  • 11. 13 hassüsleriyle birlikte (kitabının, önsözünde çok güzel bir şe­ kilde ifade ediyor: «Maske ve Ruh'u yazalı on sene geçti. Fakat dünyaya Nasreddin Hoca gözü ile bakan bir eser yaz­ mak emeli gönlümde yirmi üç küsur sene evvel Akşehirde doğdu. O devirde dünya ile pek alâkamız olmamakla beraber, kendi yurdumuz için buhranlı ve endişeli anlar yaşıyorduk. Fakat ekseriyetimiz içinde (ben) denilen o huzursuzluğun baş âmili ortadan kalkmış, yerini yurt ve millet selâmeti kaygusu üzerine kurulan kudretli bir ideale bırakmıştı. Benlik zincirini kırmak insana daima bir iç-hürriyeti verir, ve bu iç-iıürriyeti insana etrafına bir dereceye kadar geniş serin ve doğru bir görüşle bakmak imkânını verir. Bu imkânı bahşeden Akşehir, hayat mektebinin bence en verimü bir sınıfı olmuştur. Evvelâ tabiat o yeşil, o sulak, o sevimli yurd parçasını özenmişte yaratmış gibidir. Fakat, bu ferah ve sükûn, verici şey orada tabiat ve iç-hürriyet ka­ dar belki de daha fazla insanların yarattığı ruh iklimidir. Kadınları hep güzel ve temiz, erkekleri sakin ve ol­ gun, çocukları sokulgan, hayat yuvaları cana çok yakmdı. Bu ruh - iklimin ve cana yakınlığın baş sebebi hepsinin ar­ kasındaki insaniyet muhabbeti, müsamahası ve olgun ka­ falarında,' duygulu gönüllerinde gizlenen tebessümdü. Bana bu tebessümde klâsik günlerin altm devrindeki lâtif ölçü gizlenmiş gibi geldi ve sanırım, ki, bu ölçünün anahtarı bi­ raz Nasreddin Hoca zihniyetinden geliyordu. Atlı veya ya­ ya, etrafı tamamen açık eski türbenin kapısının önünden geçerken durupta bir tarafında asılı duran koca kilidi gö­ rünce insan b u zihniyetin ne olduğunu sezerdi. Bu bir sem­ boldü. Bütün pencere ve kapılarını dünyaya açmış bir ru­ hun kendine mahsus bir köşesi olduğunu ilân eden bir sem­ boldü. Türbenin önündeki yeşillikte durupta Nasreddin Ho­ ca havası alan (böyle bir insan yaşamış olsun olmasın) böy-
  • 12. 14 le bir zhniyetin sırrını ister istemez biraz sezerdi, Fakat bu zihniyet, umumiyetle inanıldığı- gibi, her şeyle alay eden, hiç bir şeyi ciddi telâkki etmiyen «adam sendecilik» zihni­ yeti değildir. Bilâkis, bu dünyaya, insanların dertlerine ba­ karken, benliğini bertaraf eden, hiç bir sabit fikir veya şah­ sî arzuya kapılmadan, serin ve doğru bir görüşle realiteyi seyreden bir zihniyettir. Bu hastalara en çok emniyet ve­ ren büyük bir doktor huzurunun yarattığı hava, zamanla kıymeti kaybolmıyan kökü sağlam bir realite görüşüne da­ yanan halk ve hayat filozofunun huzuru ile hasıl olan bir havadır. Yıllar geldi geçti, bütün Avrupada ve Amerikada dü­ şünce've düşüncesizlikler, insaniyeti içinden alâkadar eden acı meselelerle karşı karşıya geldim. Bilhassa garbın genç ve fakat sağlam bir terkibi olan'Amerikayı içinden görmek fırsatı hayat görüşümü genişlettirdi. Nihayet dünyanın uzak istikbalinde olsa da gene bir rolü olacağına emin oldu­ ğum Hindistanın da iç yüzünü biraz görebilmek imkânını buldum. V e harpten evvelki medenî dünyayı ve medeniyeti tehdit eden meselelerin verd: ği yorgunluk bana bunlara bi­ raz Nasreddin Hoca gözü ile bakmak arzusunu verdi. Yarı­ nın dünyasında huzur veya cidal unsuru olabilecek bütün bu meseleleri 10 sene evvel ciddî bir şekilde yazmadan ev­ vel Nasreddin Hoca gibi kavramak istedim. İşte bu zihni­ yetle ve bilhassa istikbale hâkim olabilecek kıymetlerin bir­ birine zıt gibi görünmeleri bana cihet tâyin ettiremeyen bir fikrî pusulasızlık verdiği için kahramanı Nasreddin Ho­ ca olan fanteziyi yazdım. İtiraf ederim ki, harpten önceki yıllara çöken karanlık zavallı Nasreddin Hocanın serin kafasını bile bulandırdı, fa­ kat fanteziler ekseryetle bulanık olurlar.» (Maske ve Ruh, İstanbul Remzi Kitapevi, 1945). Değerli edibimizin «Dünyaya Nasreddin Hoca gözü ile
  • 13. ıs bakmak» hakkındaki görüşü hele bu zamanda pek yerinde bir keyfiyettir. İlmin, siyasetin, içtimaî hayatın ağadalaştığı bir zamanda bulunuyoruz. İktisadî hayat şartlarının insanı gittikçe baskı altına alan tesirleri de, millî servet tezayü- düne ve refah seviyesine yükselmekte olmasına rağmen artmakta bulunması dolayısiyle hâdiselere (ben) cilikten te- cerrüt etmiş, hoş görür bir zihniyetle, serin kafa ile bakmak bu zaman için fikir ve ruh sağlığını koruyacak esaslı bir tedbir sayılmak gerekir. Halide Edip Adıvar, eserinin ikin­ ci perdesinin dördüncü sahnesinde İbni Haldun'la karşılaş­ tırdığı Şekspir'e, Hoca hakkındaki intibalarıni şu şekilde anlattırır: « — Hocanın kendisini görsen bayılırsın. O olmaz­ sa sıkıntıdan patlıyacağım, siz hepiniz tokmak kafalı herif­ lersiniz; işiniz gücünüz hep can sıkıcı, ağır lâf. Âdeta pana­ yırdaki kur'a makineleri gibi içiniz yaldızlı kâğıtla fikir şe- İkeri dolu. İçine on para attın mı, altından yenmez, yutul­ maz ağır bir fikir şekeri fırlıyor.» İbni Haldun'a da Hoca ile karşılaştığında şöyle söyletiyor: «Ben de senin şöhretini bi­ liyorum. Akşehiri ziyaret ettiğim zaman sen dünyadan göç­ müştün. Türbene bez bile bağladım. Timurlenkle ülfet edenlerin kalb huzuru, can selâmeti için adak adamağa, ih­ tiyaçları oluyor.» Mizah, nükte ruha hitap eder. Hocanın mizahı bu ba­ kımdan bir şahikadır. Hocanın fıkralarında kaba, saba üstünkörü bir şakacılık değil, fakat ince, derin, düşün­ dürücü, insan zekâsının parlak akislerini taşıyan bir nükte­ cilik vardır. Hayatını günlük cehidlerle, kıt kanaat kazan­ mak zorunda kalmasına rağmen, onun böyle beşuş ve in­ sancı bir zihniyetle mizahını işlemiş olması, fıtratındaki üs­ tünlüğü tanıtır. Hakkında şümullü bir biyografiye maalesef mâlik ola­ madığımız, âdeta esatiri bir şahsiyetmiş gibi yarım yamalak bilgiye sahip bulundjığumuz Hocanın karakteristiği, mev-
  • 14. 16 zuu inceleyen herkesin ittifak derecesinde kanaat edindiği, doğru özlük, açık sözlük, nıdenî cesaret, nıüsanıahacıhk, hoşgöirürlük, kanaatkârlık, nikbinlik, 'başkalarını düşünür­ lük, merhametlilik, sevimlilik şartiyle bezenmiş, alaycı, is- tihfaffcâr, hicvedici nüktecilikten uzak, berrak samimî, içli, munis bir mizahtır. V e böyle olduğu içindir ki, Hocanın nükteciliği, milletimizin, an'anevî hususiyetlerini parlak şe­ kilde aksettiren bir ayna vazifesi görmekte, yedi yüz küsur senedenberi bu hayatiyetle yaşamakta, bütün dünyada bu ehemmiyetle tanınmaktadır. Hocanın fıkralarını yukardaki ölçülere vurursak, haki­ kilerini benzerlerinden veya hiç benzemez olanlarından ayırdetme imkânlarını elde etmiş olabiliriz. «Dünyaya Nasreddin Hoca gözü ile bakmak» mücerred bir alaycılık, şaklabanlık değildir. Madde ve ruh kavgasın­ da ruhu istihfaf etmemek, ona kurtarıcı bir kuvvet olarak sarılmak demektir. «Maske ve Ruh» u bu ebedî tezadlar çarpışmasında, ruhun zaferini belirtmek, hâdiselere b u za­ viyeden bakmak için kaleme aldığı anlaşılan değerli ve mü­ tefekkir edibimiz, kıymetli eserinin üçüncü perdesinin bi­ rinci sahnesinde Hoca'ya; «anladım ki, fâniler benim gü­ nümde ne ise, yine odurlar, her vakitki gibi miğde kavgası eksik değil. Her vakitki gibi ekmek verene insanlar kul kur­ ban oluyorlar. Miğde isteriz, ruh isteriz diye lâf edenler be­ nim ay hikâyesini 'hatırlatıyorlar» dedirtmek suretiyle de­ ğişmez realiteyi tesbit ve teşhis ettikten sonra, Şekspir'e de şu bedbin fakat realiteye uygun müşahedeyi yaptırıyor: «Ruh devrini ne için ve kimin için açacaksınız? Biz orada iken mikroskopla bakılsa ruhun zerresi görülmüyordu. Dün­ ya bugün bir sürü et maskeli makine insanlarla dolu. Orada bir tek hakikat, bir tek kaygu var: Herkesin doyurmaya ça­ lıştığı bir miğde. Devletler, milletler, fertler, makineler hep o milyon ağızlı ejderhayı, milyon başlı ahtapot heyulasını
  • 15. 17 doyumakla meşgul. Rüh lâfı edenin vay haline. İnsanı ya deli diye tımarhaneye atıyor, yahut aforoz ediyorlar. Ruh... j Ruh... Buna sahip olan yirmi birinci asırda bir mel'un, bir I ] cadı» Bereket versin İbni Haldun imdada yetişir, Nasır hü- i viyetiyle dünyaya tekrar gelip, madde timsali, makineleş- I miş, bir yirmi birinci asır şehri, Kalopatya'yı tedkik eden I Hocaya şu sözleri söyler: «Ben de bostanında yalnız Bozoğ- I lanı istiyorsun sandımdı. (Başını merhametle sallar) Ezelî aldanma... Ezelî masal... Â d e m oğlunun ışıklariyle gözlerin kamaştı. İlmi ve makinesi aklını aldı. Kadiri Mutlak'm nuru yanında dünyanın İşıkları, güneşle yarışa çıkan sönük bir kandilden başka nedir? Âdem, oğlunun bütün bilgileri, Al­ lah'ın hükmü yanında bir nokta, göğe çıkan makineleri bi­ rer çocuk oyuncağı. Ruhundaki Allah nurunu bir söndür, o zaman kâinatı bayağı, ölü bir resim gibi görürsün.» Çok şükür, atom. devrinin başlaması muazzam küçük­ lükteki atom çekirdeğinin içinde saklı o afclü hayale sığ­ maz enerjiyi salıvermek suretiyle, maddeciliğin en koyu dalaleti içine düşmüş olanların bile kör gözlerini açacak, dumura uğramış kısır idrâklerini harekete getirecek bir u- yanma ve kalkınma meydana getirerek «Kâinatı ölü bir re­ sim gibi görmek» tehlike ve dalaleti ortadan kalktı. Bugünkü dünya kompleksi içinde hâdiselere Hoca gö­ zü ile bakmak, onun hakikî kıymetini teşkil eden ve hayat müşküllerinin ancak sabır ve tahammül ve güleryüzlülükle yenilebileceği noktasında toplanabilecek olan hayat görü­ şünü benimsemek, demektir. Nasreddin Hocanın hemşeh­ risi olan Akşehirliler bu hayat görüşüne sahiptirler. Hoca­ nın halk arasındaki pek haklı şöhret ve itibarı burada an'a- n e halini almıştır. O kadar ki, bir düğün olunca, Hocanın türbesine gidip, onu hâlâ davet ederler, Hocanın türbesine gidip gülmiyenin başına bir felâket geleceği gibi bir itika­ da da sahip çıkarlar. F.: 2
  • 16. 18 Halide Edip Adıvar hanım, «Maske ve Ruh» un sonun­ da, tarihçi İbni Haldun'a bu mevzuda şu hükmü verdirir: « — Bozoğlan olsa da, olmasa da sen her devirde bir defa gülmek, güldürmek için fânilerin arasma:'inersm, Nas­ reddin Hoca.» Fakat, biz bu kitapçığımızla biraz daha ileri giderek, bu «gülme ve güldürme» nin cevherini onun nükte menşurun­ dan aksettirmeğe çalışarak, pırıltılı ibret ve hikmet ışık­ ları ve pratik bir hayat felsefesi halinde göze ve iz'ana ta­ nıtmayı, aziz hâtırasına gösterilebilecek bir saygı ve hizmet borcu saydık.
  • 17. BU KADAR T A V U Ğ A BİR HOROZ LÂZIM DEĞİL Mİ? I Hoca, gençliğinde bir gün hamamdayken, bazı muzip çocuklar birbirlerine: — Haydi yurtturtlayahro. kim yumurtlamazsa, herkesin hamam parasını o versin... Diyerek gıdaklamaya, bir yandan da beraber getirdikleri yu­ murtaları el çabuk'Iuğuyla göbek taşına bırakmıya başlarlar. Hoca, başına geleceği ve bursların hilelerini sezince, hiç telâş göstermeden bunların, arasına karışarak, horoz gibi çırpınıp ötmiye başlar. Ço­ cuklar: — Ne yapıyorsun? diye sorunca o şu cevabı verir: — Bu kadar tavuğa bir horoz lâzım değil mi? Bu fıkrada, başkalarının tertip ve plânlarını vaktinde boşa çıkarmak gibi ince bir zekâ eserinin gösterilişi yer al­ mıştır. Zekânın çok defa nüktedanlık şeklinde tecelli eden ma­ hareti muhatabı habteder. Hoca, burada böyle yapmış, bir muziplik eseri olarak kendisine hazırlanmış bir ilzamı, ye­ rinde yaptığı bir manevra ile boşa çıkarmıştır. DÜŞMESEM D E Z A T E N İNECEKTİM... Hoca, bir gün eşeğini koştururken düşmüş, çocuklar: — A... Nasreddin eşekten düştü, Nasreddin eşlekten düştü... Diye alaya alınca, küçük Nasreddin hiç bozuntuya vermeden: — Düşmesem de zaten inecektim, demiş.
  • 18. 20 Fıkrada iki unsur vardır: " I — Neticeye muhtelif yollardan Varış. II — Bâzı zaruret ve hallerin tevili. İhtiyarî surette varılacak bir hedefe, bâzan icbarı suret ve vasıtalarla ulaşılabileceği gibi, mücbir bir sebep dolayı- siyle husul bulan, neticenin de bâzan tav'an arzulanan bir sonucu ifade eylemiş olması kabildir. Yukarıda yazılı hallerin vukuu hâdisenin kahramanı olan şahsın durumuna, ehemmiyet veya mevkiinin nezake­ tine, halin cereyan tarzına, muhitte bırakacağı veya bırak - ması düşünülen tesir ve tevil derecelerine göre sübjektif­ lik ve değişiklik arzeder. İnmek veya düşmek... Hayatın, hele içtimaî hayatın u- mumî gidişi başlıca bu iki nokta arasında cereyan etmez mi? İnmek çok defa zaruretlerin ve kifayetsizliklerin takdi­ ri suretiyle gösterilen tav'iliği çevrelediği halde, düşmek ayni sebep ve faktörlerin hâkim bulunduğu icbarîliği ifade eyler. Çofe defa ikisi de ayni kapıya çıkar. Fakat inmek ye­ rine düşmekle ayni neticenin vukuu düşeni hırpalar. Akıllı kişi odur kij düşeceğini takdir ederek vakti zamanında in­ miş bulunsun... Bilhassa, zamanımızda siyaset âleminde in­ mek veya düşmenin ne kadar ihtilaflar husule getirdiği, ne çeşit ve ustaca tevillere yol açmakta bulunduğu her zaman tesadüf edilen misallerdendir. İnmek... Eşekten veya attan inmek, merdivenden inmek, mevkiden inmek... Hepsi zaru­ retin, yorgunluğun, en önemlisi haddini bilmek veya haysi­ yet ve şahsiyetini kurtarmak gibi bir fikrî saikin ifadesi o- larak tecelli eyler. Şahsî insiyatife bağlı çekilmeler istiye- rek yapılan neticeler husule getirdiğinden akıllıca tezahür­ lerdir. Fakat, zekâ ve dirayetin ihtiras karşısında acz içinde çabaladığı haller tesirile, hele mevkiden ve itibarden düşmek
  • 19. 21 ne fecidir. Orada eşekten veya attan yahut merdivenden dü­ şen bir insanın vücutça uğrıyacağı maddî eza ile kıyaslana- mıyacak surette şahsiyet itibarını çâk çâk eden manevî bir hüsran mevcuttur. Bâzan prestiji kollayan akıllıca ve du­ rumdan istifade yoluyla yapılan teviller zevahiri kurtarır amma başkalarının bıyık altından gülmelerine de mâni. o- lamaz; ancak hodperestliği okşar. İnmek de düşmek, de o kişiyi o halden ve o mevkiden uzaklaştırır amma, düşenin bir daha kendisini toparlayıp ayni mevkie ve işe ulaşamaması bahasına... ŞALGAMI OYMUŞLAR, İÇİNE HAVUÇ KOYMUŞLAR Hocanın çocukluğunda bir gün, bir adam avucunda sakladığı yumurtayı işaret ederek: — Şu avucumdakini bilirsen sana bundan bir kayganalık veririm. Demiş, küçük Nasreddin bir şaka icat etmek için: — Hele şeklini biraz tarif et bakalım; deyince, adamı*. — Dışı beyaz, içi sarıdır, demiş. Küçük Nasreddin cevap vermiş: — Anladım, şalgamı soymuşlar, içini oymuşlar, ortasına, havuç koymuşlar. Burada itibarî bilgiye temas olunmuştur. Yumurtanın zahirî tarifine rağmen, hocanın izah şekli «cümlenin mak­ sudu birdir amma rivayet muhtelif» sözünü haklı çıkarta­ cak bir mâhiyet arzetmektedir. Bilgi her şeyden önce şahsî kabiliyet ve istidadla mü­ tenasip bir intiba işidir. Bu intibaın çeşit çeşit oluşu mah­ zurlu değil, aksine olarak cemiyet ve ilerleme için bir kar zançtır. Herhangi ilmî bir hedefe muhtelif yollardan varış hususundaki türlü araştırmalar terakkinin bizzat kendisi­ dir. Felsefede de ihtimallerin ve nazariyelerin sıralanışı, ifa­ de olunuşu, insan zekâsının cevvaliyetini, bilgi atmosferinin
  • 20. 22 gelişmesini temin eder. Zahirin tevlid ettiği «intiba» ile bâ­ tının uyandırdığı «tefahhus» birleşince ve biri diğerinin mağlûbiyetine uğratılmaksızm kurulan muvazene ile ilmî hakikatler realiteye uygun bir şekilde çözülmek imkânları tahassül eyler. Bu fıkrada, rîyazî ve fizikî bilgiler dışında kalan ilim­ deki enfüsiliğe işaret olunmuştur. DAHA NE BİÇİM ALDANMAK İSTERSİN? Hocanın çocukluğunda, iddiacı bir çocuk, kimse beni aldata­ maz ,der duruirmuş. Bir kaç kere bu sözü işiten küçük Nasreddin, bir gün kızarak: — Sen burada biraz bekle, ber» şimdi gelir, seni aldatmanın yo­ lunu bak nasıl bulurum, der savuşur. Çocuk, saatlerce beklediği halde Nasreddin görünmeyince, hid­ detlenip kendi kendine söylenmeğe başlamış, bu halini gören bir arkadaşı: ' — Geç vakit burada n * bekliyorsun? Deyince meseleyi anlatmış. Arkadaşı inadcımn ahmaklığına gü­ lerek demiş ki: ' — A ahmak, işte seni aldatmış, daha ne biçim aldanmak istersin?*. İddiacılar, benliklerinin esiridirler. Benliklerinin esiri olan kimseler de fazlaca yanılırlar. Çünkü, hislerinin, aşırı derecede zebunudurlar. Hissin hâkim olduğu yerde -selim his hali müstesna - akim rolü ikinci plânda kalır. Bu suretle kendilerini kuvvetli ve haklı sananlar, karşılarına akıl ve zekâ kuvvetiyle çıkanlara hemen daima mağlûp olurlar. Bu hal zekâ ve dirayetin, umumiyetle his kalkanını kullanan iddiacı benliğe galebesini temsil eder. SEN BANA KAPIYA SAHİP OL DEDİN.. Hocanın çocukluğunda annesi bir gün: — Oğlum Nasreddin, ben komşu1 kadınlariyle göl kenarına ça-
  • 21. 23 rfmaşılr yıkamıya gidiyorum, göreyim seni sokak kapısına sahip ol, sakın kapıdan ayrrlma, demiş. Nasreddin kapıda beklerken, köyden eniştesi gelerek: — Oğlum, akşama teyzenle beraber size geleceğiz, var annene ihaber ver, demiş. Küçük Nasreddin hemen kapıyı söküp sırtına yüklenerek doğ­ ru göl kenarına koşmuş. Annesi, bu halini görünce: — Oğlan, bu ne haldir? diye sormuş. Nasreddinin verdiği cevap şudur: — Sen bana kapıya sahip ol demedir* miydin? Eniştem akşam bize geleceklermiş, git annene haber ver, dedi. İkinizin de emrini yerine getirmek içini başka ne yapabilirdim? Bu fıkrada anlayış hataları belirtiliyor. Anlayışta hâta, kasdedilenin hilafını, kasedilene aykırı düşeni yapmaktır. Ecdadın «kaş yapayım derken göz çıkarmak» dediği hal­ dir. Kapıyı beklemek, tenbih olunmuş, fakat bu tenbihe sa­ dakat, ayni zamanda diğer bir vazifenin ifasiyle birleştiril­ mek niyeti kapının sökülüp sırtta taşınmasını gerektirmiş... Böylelikle, kapıyı beklemekten murad olan evi görüp gö­ zetlemek, kapının yerinden sökülüp başka bir tarafa taşın­ ması, gözcünün de oradan uzaklaşması haliyle ihlâl edil­ miş. Fıkrada b u türlü galat anlayışların gülünçlüğüne ve zararlılığına işaret olunmuştur. N E D E N TERS BİNMİŞ?.. Hocaı , bir gün camide vaazını bitirip evine dönerken, cemaatin •. bir kısmı arkası sıra geimiye başlar, umu gören Hoca, eşeğe ters bi­ ner. Sebebini soranlara şu cevabı verir: — Siz önden gitseniz, bana arkanızı dönmüş olursunuz, yakışık almaz. Ben önden gitsem:, bu sefer de beın size arkamı dönmüş olu - rum, bu da münasip olmaz. Halbuki, eşeğe ters binince, hem ben ön­ de gitmiş, siz arkadan gelmiş olursunuz, hem de yüzyüze bulunuruz. Fıkrada topluluğa hürmet duygusu, o topluluğa muk- teda olan şahsiyete karşı gösterilen, sevgi ve saygı haliyle
  • 22. 24 birleştirilmek istenilmiştir. Gerçi, izah şekli mahsusun hi - lâfıdır. Eşeğe hiç bir zaman ters binilmez, binilmez amma muaşerete, zemin ve zamana, dair bâzı zarurî haller mevcut olur ki, orada herkesi memnun edebilecek bir formülün bulunması ve ifası ince bir nezaket eseri; teşkil ettiği kadar, karşılıklı bir sevgi ve saygı tezahürüne, maslahatın en uy­ gun şekilde neticelendirilmesine yol açar, DEVENİN BAŞI... Hocanın karısı iplik eğirîr, Hoca da pazara götürür satarmış. Fakat, insafsız esnaf bun'lan yok bahasına satın almak itiyadında bulunduklarından, Hoca bunlara bir ders vermek istemiş. Bu mak­ satla kocaman bir deve başı alıp, ipliği bunun üstüne sardırmış, 'pa­ zara götürmüş, görenler, almak hevesine kapılmakla beraber, şüp­ helenenler, sakın içinde bir şey olmasın, diye sormuşlar. Hoca da devenin başı demiş. Nihayet malı satıp parasını almış. Alan adam; ertesi gün; Hoca bu hareket size yakışır mı? Yumağın içinde bir şey yok niye beni aldattın, deyince; Hoca ona şu cevabı vermiş: — Ben sana yalan söylemedim, devenin başı dedim. Sen de o haliyle aldın, verdiğin para tam malın karşılığıdır. Aldanmış değil­ sin, bir daha insafı elden bırakma... Bu fıkra başlığı, halk dilinde darbımesel haline gelmiş­ tir. İnsafsızlık tezahürüne hayret ve teaccüb duyulan hu­ suslara bugün bile birçok yerlerde «Devenin başı» derler. Hocanın, insafı elden bırakan esnafa oynadığı oyun ve ver­ diği cevap pek yerindedir. Hoca yalan söylememiş; buna rağmen, ona ihtimal vermiyen alıcı her defasında Hocayı aldatmış olmasına bakmıyarak ve yumağın şişkinliğine ta­ mah ederek aldanmışır. Zamanımız alışverişlerinde daha sun turlularına rastlanmıyor mu dersiniz. DOKUZ EŞEK Mİ? ON EŞEK Mİ? Bir gün Hocaya un yüklü on eşek vererek değirmenden kasabaya yollarlar. Hoca, bunlardan birine binmiştir, dokuzunu da
  • 23. 25 önüne katıp yola düzülmuştur. Yolda, içine bir şüphe girer, şunları bir sayayım der; sayar bir de bakar ki dokuz eşek. Eyvah emanet maldı, biri kaybo'ldu, diye telâşla merkepten inip bir daha sayar, bir de bakar ki sayıları tamam, yâni on tane. Ferahlar, tekrar eşekler­ den birine binerek yola devama başlar, bir müddet sonra içindeki şüphe tekrar depreşir, bir daha sayar; yine dokuz merkep değil mi? Tekrar telâşla eşekten inip sayar, om tane... Gönlü rahat edip, eşeğe tekrar binerek yola devam eder. Yolda bir defa daha saymak aklına gelir, yine dokuz merkep sayınca, üzüntü ve hiddetle, oradan geç­ mekte bulunan bir adama meseleyi anlatır. Adam gülerek: — Hocamı, şu bindiğin eşeği de saydın mı?.. Deyince, Hoca kendisini toparlar, adama: — İşte böyle, bâzan apaçık meseleler de aklımız bir yere takı­ lınca deliye döneriz, der. Bâzan. basit şeylere aklımız takılır, kendimizi lüzumsuz yere iz'aç ederiz. Hafızayı zorlamak, bilinen bir ismi o an­ da hatırlamaya çalışmak, yahut bilinen bir konuda lüzumsuz ve faydasız bir araştırmaya kapılmak bu nevidendiır. Böyle müz'iç, lüzumsuz v e ruhî melekelerimizin zorlanması nevin- • den zararlı murakabeyi yapacağımıza, o anda fikir selâme­ tine yarayacak kayıtsızlığı muvakkaten ele almamız faydalı ve hayırlıdır. Nitekim, fıkranın bir diğer türlü anlatılışına göre, Hoca sonunda; «adam... Sen de... Hayvana binip bir eşek kaybetmektense yaya yürüyüveririm vesselam...» de­ miştir. Halk dilinde «korkulu rüya görmketense uyanık yat­ mak evlâdır» sözü d e bu hakikati tanıtır. HAZRETİ İSÂ NE Y E R , N E İÇER?.. Hoca, cer maksadiyle bir kasabaya gider, camide vaaza başlar. Fakat akşamları Hocaya yemek yollamayı düşünmezler. Birkaç gün sonra vaaz sırasında Hazret] İsanın dördüncü kat gökte olduğunu anlatır, camiden çıkarken yanına yaklaşan biri: — Hocam, Hazrefi İsânın dördüncü kat gökte bulunduğunu söy­ lediniz. Mübarek acaba orada ne yer, ne içer? Diye sorunca, Hocanın tepesi atar ve şu cevabı verir:
  • 24. :26 — A adamcağız, ben şuraya geleli onbeş gün oldu. Bir gün ol­ sun şu zavallı Hoca ne yer, ne içer diye soranınız oldu mu? Şimdi benden dönrdüncü kat gökte, her gün Tanrının envai çeşit yiyecek- leriyle beslenen Peygamberinin ne yiyip içtiğini soruyorsun. İnsaf... Fıkrada halden anlamamak izah olunmuş, hu türlülere güzel ve ilzam ed-ciı 'bir cevap verilmiştir. İçinde yaşadığı - mız hâdiselerle yahut ilgilenmemiz gerekli durumlarla meş­ gul olacak yere, indî bilgi veya lüzumsuz tecessüs merakına kapılarak hakikatlere, bizi asıl ilgilendirmesi icap eden hu­ suslara kayıtsızlık gösterir, karşılığında da böyle pes dedir- tetek cevaplar alırız. Halden anlamak bir cemiyet terbiyesi ve ahlâk şuurudur. HAZRETİ İSÂ İÇİN KURULAN MERDİVENLE Birkaç »apaz Hocaya müracaai'ia bir müşkülleri olduğundan bahsederek sorarlar: — Şirin Peygamberiniz mıi'raç için gökyüzüne nasıl çıktı? Deyince, Hoca şu cevabı verir: — Sizin Peygamberiniz Hazreti İsâ için kurulan merdivenle. Hoca, garazkâr papazları ne güzel ilzam etmiştir. Fıkranın asıl delâlet ettiği mâna, dinî inanış ve kaide­ lere saygı gcjstermenin gerektiğidir., Kimsenin kimseye di­ nî inanış ve akidesinden dolayı tarizde ve kinayede bulun- mıya hakkı yoktur. Müslümanlık vicdan hürriyetine en çok değer ve saygı gösteren bir dindir. O kadar ki Kur'anı Kerimde bu hususlar bütün belâgatle açıklanmsştir. Pey­ gamberimiz zamanındaki Hudeybiye müsalâhası, garbın devirler kucaklıyan taassubuna, dar görüşlülüğüne rağmen Osmanlı hükümdarlarının azınlıklar hukukuna verdikleri kıymet ve ehemmiyet bu tekâmül ve insanlık prensibinin pek muhteşem ve "parlak tatbikatı cümlesindendir.
  • 25. 27 YEŞİL Y A P R A K ARASINDA KARA T A V U K KIZILBURNU Hoca, bir gece yatarken: — Aman karı kalk mumu yak, hatırıma parlak bir mısra geldi yazayım^ der. Hatun hemen kalkıp mumu yakar, divit kalem getirir. Hoca, itina ila yazar, mumu söndürüp yatmak isteyince karısı sorar: — Canım efendi, böyle gece yarısı özene bezene yazdığını bir okusana bakalım. Hoca, şöyle okur: — Yeşil yaprak arasında kara tavuk kızıl burnu. Hocanın, bu fıkrası, zamane şiirine ne kadar uygun düşmektedir. Hâlen sürrealisttik, sanatta ileri görüşlülük denilen herzegûluğun hali, keyfiyeti belli değildir. Bun­ dan yüzyıllarca evvel söylenilmiş bir nükte olmasına rağ­ men Hoca, bunu sanki bu zaman için söylemiştir. Bir takım altını üstünü tutmaz, mâna çikmaz, âdeta bir şuur ihtilâlini dile getiren eski tabiriyle - elfazı bi mâna - yeni ifadesiyle - sanat anlayışı - bu fıkrada sanki evvelden görülüp anla - tılmıştır. İNANMAZSAN SAY... Hoca merhum zamanında üç rahip seyahate çıkmışlar. Hocanın nüktedanlığını, hazır cevaplrlığını işittiklerinden onunla görüşüp, mübahesede bulunmak arzuiamışlar, bu maksatla meydanda bîr zi­ yafet tertip edilmiştir. Rahiplerden ilki sualini sorar: — Hoca hazretleri, dünyanın ortası neresidir? Hoca, hiç bozuntuya vermeden asâsiyle eşeğinin sağ ön ayağını işaretle: — İşte şu ayağının: bastığı yerdir, der. Papaz: — Ne malûm? deyince Hoca: — İnanmazsanız işte ölçün. Eksik ziyade gelirse o zaman söyleyin., Rahip söyliyecek söz bu lamı yarak çekilir. İkinci rahip ortaya çıkarak:
  • 26. 28 — Gökyüzündeki yıldızların sayısı ne kadardır? der. Hoca: — Eşeğimin vücudunda ne kadar kıl varsa 6 kadar, cevabını verir. Rahip: — O kadar olduğu ne belli? Diyince Hoca: — İnanmazsan say. Eğer artık eksik gelirse o vakit söz söyle­ meğe hakkın olabilir, der. Rahip hayretle: — Hoca, eşeğin kılları hiç sayılabilir mi? Diyince Hoca: ı — Y a gökteki yıldızlar sayılır mi? Cevabını verir. Bu rahip de başkaca söyleyecek söz bulamadığından çekilir. Sıra üçüncü rahibe gelmiştir. Güya bir marifet gösterecek, hikmet savuracakmış eda» siyle yaklaşır: — Ey Hoca, şu benimi sakalımın kaç teli vardır? Diye sorar. Hoca, hiç düşünmeden: — Eşeğimin kuyruğunda ne kadar kıl varsa o kadardır; der. Rahip: — Ne ile isbat edebirsin? Diyince Hoca: — Orası kolay, bir kıl senin sakalından, bir kıl benim eşeğin kuyruğundan koparırız; eğer sayısı denk gelmezse hak senindir, der. Rahiplerin üçü de Hocanın hazır cevaplılığına, zarifliğine mef­ tun olarak Müslümanlığı kabul ederler ve bir zaman misafiri olarak yanında kalırlar. Hoca, bu fıkrasında keramet göstermiştir. Birinci pa­ pazın, Dünyanın ortası neresidir sualine karşı, eşeğinin ön sağ ayağının bastığı yeri göstermesi - hangi ayağı olursa olsun bunun önemi yoktur - Dünyanın, kara ve deniz tefri­ ki yapılmaksızın tam bir yuvarlak olduğu düşünülünce, bir hakikati ifade ettiğinde şüphe yoktur. Çünkü mücerred ve mücessem bir cisim olarak yuvarlağı ele aldığımız zaman onun üzerindeki herhangi bir noktanın, diğer noktalara na­ zaran ayni mesafede bir merkez teşkil edeceği aşikârdır.
  • 27. 29 Bir portakala batıracağımız iğneyi dahi portakalı sağa, sola çevirmek suretiyle merkez haline getirebileceğimiz misa­ linde olduğu gibi... Bundan yedi asır evvel böyle zarif âne bir cevapla b u kozmik meselenin ifade edilmiş yâni, dünya­ nın yuvarlak olduğu isbat edilmiş bulunması Hocanın dehâ­ sına bir delil teşkil eyler. İkinci ve üçüncü rahiplerin sual­ lerine karşı verdiği cevaplar da mizahçı zekânın en güzel miyarı, zarif ve ve ilzam edici hazır cevvaphlığa parlak mi­ salleri teşkil etmiştir, ı ' . SEN DE H A K L I S I N / . ı>- Hocanın kadılığı sırasında, bir davacı gelir, derdini anlatır. Hoca: — Haklısın, der. Az sonra davalı gelir. O da meseleyi kendi tarafına çeke çeke anlattıktan sonra: — Kadı Hazretleri, ben de haklı değil miyim? der. Hoca ona da: — Haklısın, der. Tesadüfen karısı bitişik odada bu sözleri dinlermiş. Hocaya demiş, ki: — Hoca, davacıyı dinledin, haklısın dedin. Dâvâlıyı dinledin, haklısın dedin. Sen kadı isen, ben de kadı karışıyım. İki taraf da haklı olur mu? Aklımı buna yatmadı. Hoca, karısına dönerek, şöyle der: — Doğru karıcığım, sen de haklısın... Hoca, b u fıkradan anlaşılacağı gibi, «Hak» mefhumu­ nun ne kadar değişik anlayışlara yol açabileceğini anlatmak istemiştir. Hak haddizatında mevcut değişmez bir varlık teşkil ettiği, hattâ tabiatta saf bir fikir cevheri olarak bu­ lunduğu halde, onu anlayışta ve mânalandırmada başka başka yollara gidilmiş, objenin süjeye intikal ve izafesinde bu değişiklikler vücut bulmuştur. İnsanın zihin yapısında Hakka, zemin ve zamana, arzu
  • 28. 30 ve ihtiyaca, kuvvet ve iktidara göre verilen bu muhtelif mânalar, hattâ haksızlığın hak şeklinde kabul ettirilmesine kadar varan, hakikî veya şeklî, samimî veya gayri samimî, iradî veya gayri ihtiyarî türlü görüşlerle ona yer yer ap- rjior'i'hk izafesine kadar işi ileri götürmüş, girift bir süb­ jektiflik vermiştir. Her devir ve çağın değişmez faktörü, bütün insanlık tarihi, bütün siyasî ve içtimaî hâdiselerin sebep ve illeti bu haklılık ve haksızlık mücadelesinden iba­ ret değil midir? İnsan, irade motörüne bağlı muhtar bir mahlûk bulun­ duğuna göre, ve atalar sözünün belirttiği (mezhepten bah- solunur, meşrepten bahsolunmaz) (kişinin sureti kadar, siyreti de değdiktir) gibi hükümlerin tanıttığı üzere, beşer idraki için bu enfüsîlik, aynı zamanda kaçınılmaz ve bir ba­ kımdan hayat dinamizmini vücude getiren bir muharriktir. Hocamız burada davacıyı, dâvâlıyı ve nihayet bu paradok - sal hükme müdahale eden karısını ayrı ayrı haklı çıkarmış olmakla, bu realitenin her zaman ve mekânda değişmez ol­ duğuna ve bu halde de kalmağa mahkûm bulunduğuna işa­ ret etmek istem'ştir. Hocanın aynı fıkrada anlatılan bir de zârifane jesti var. Zamanında kadınların erkek işlerine ka - rışmaları, âdet olmadığı ve bu hak kendilerine tanınmadığı halde, ona tezadlara taallûk eden bu müdahelesinde fikrini tasvip etmek suretiyle, kadılık hakkına eşit bir hak, bir fi­ kir hürriyeti tanımış olması da ileri görüşlülüğüne ve hatu­ nun, ancak şimdiki hemcinslerinin bu vâd'de tatmin e d i l ­ miş olmalarını daha o zamandan tabiî gördüğüne bir delil teşkil eder. ODUN KIRICININ HINK DEYİCİSİ... Hocaya açık bir kadılık bulamadıkları sırada, hoca, hâkimden gölge kadısı tayin edilmesini rica eder. Bu tâbir hoşlarına gittiği için kendisine bir oda göstererek gölge kadısı yaparlar.
  • 29. 3 T Bir gün hâkime müracaat eden birisi, bir adamdan davacı ol­ duğunu söyler. Makim: — Hakkın nedir? Bu adamdan ne istersin? Deyince, ,dâvacı anlatır: — Bu adam, birisine otuz çeki odun yardı. O, her baltayı vur­ dukça ben de karşısına geçtim, hınk, hınk diye kuvvet verdim* Kendisi paraları aldı, benim: hakkımı vermedi. Hâkim, işin içinden çıkamıyacağını anlayınca: — Biz bu işe karışmayız. Bu gibi dâvaları karşıki odada oturan gölge kadısı görür. Diyerek Hocaya, gönderir. Kendisi de perde arkasından dinler. Hoca, dâvayı dinledikten sonra davacıya: — Evet hakkındır. Sen karşısında dur, bu kadar yoru'I, sonra bütün parayı o alsın, bu olur mu? Dâvâlı haykırır: — Aman kadı hazrei'leri, odumu: ben yardım. Onun karşımda sey­ retmekle ne hakkı olabilir? Hoea: — Sus, senin aklum ermez! Çabuk bana bir akçe tahtası geti - rin, der. Tahtayı getirirler. Hoca, odunu yarıcıdan paraları tamamen a - , lir. Yüksekten birer, birer tahta üzerine sayarak atar. Odun yarana: — A l şu paraları. Hınk diyene de: — Haydi, sen de paraların sesini al... Diyerek dâvayı halleder. Hocamızın bu fıkrasında, her zaman v e devirde hınk diyicilerin halleri tasvir edilmiştir. Gayret sarf edenlerin, şöhret ve ikbal sahiplerinin yanında göze görünür veya gö­ rünmez o kadar hınk diyiciler> bulunur ki, bunların çoğu böyle açık bir mütalebede bile bulunmaksızın «avanta» la.- n n ı temin ederler. Dalkavukluk v e fırsatçılık cemiyet için bir illettir. Opportunisme adlı bir meslek halinde ortaya çı-. kaçak kadar bütün dünyaya yayılmış bu illete tutulanların sayısı her devirde çoktur. Fırsatlardan istifade etmek, y o - rülmadan, emek v e fikir harcamadan, başkalarına dayana-
  • 30. 32 rak, onların sırtından geçinerek, menfaatlenmek, bunun için de ahlâk ve haysiyet bağlarından, kayıtlarından tecer- rüt etmek bu güruhun kârı ve işidir. Fıkradaki b u tip, dilimizin bünyesine darbımesel ha­ linde girmiştir. Hocanın hakimane bir ihtar halinde, hınk diyiciye yalnız paranın sesini al diyişi, onun yersiz v e hak­ sız avanta isteyişine karşı haklı bir cevaptır. Fakat hınk di- yici, hiç olmazsa odun kırıcının gayretlerini tempolamış, o- na b e M de yorgunluğunu kısmen unutturacak bir vasıta olmuştur. Y a hınk deme<k zahmetine bile katlanmaksızın, sadece yaltaklanmak ve intisapla ~ menfaat elde edenlere, geçinenlere ne demeli?.. SANA NE?.. Zevzeğin biri Hocaya: — Demin, bir lenger hindi dolması gidiyordu, der. Hoca: — Bana ne, der. — Galiba size götürdüler!.. Diyince, Hoca şöyle söyler: — Sana ne?.. Lüzumsuz tecessüs merakını yenmemiz, dedikoducu­ luğu izale etmenin şartlarından biridir. Bunun gibi, başka­ larına ait işlere de karışmamamız, kimsenin hususiyet ha­ liyle ilgilenmememiz lâzımdır. Fakat, bu tahdit, şahıs ve aile münasebetlerimize dair­ dir. Yoksa, cemiyet, millet işlerinde «bana ne, sana ne?» so­ rularına, bunları klişeleştiren, «neme lâzımcılık» zihniyeti­ ne yer verilmemelidir. Çünkü, şahıs ve aile olarak ayrı hü­ viyetlerimiz, menfaatlerimiz, ilgilerimiz bulunduğu halde, cemiyet ve millet olarak tek beden ve ruh halinde teşahhus ettiğimiz, maşeri vücudun sağlığı b u şartla ilgili bulunduğu için, içtimaî ve millî meselelerimiz, kendi meselelerimiz,
  • 31. 33 menfaatlerimiz, ilgilerimiz olduğundan, bunlara karşı ka­ yıtsız ve bigâne kalamayız. Bu sebeple Şark memleketleri- . nin geri kalmasını icap ettiren «neme lâzımcılık» la her za­ man ve esaslı surette mücadele etmeli, bunu bir müşterek millî vazife saymalıyız... HEPİSİ AYNİ T A R A F A GİTSE DÜNYANIN MUVAZENESİ BOZULUR... Hocaya sormuşlar: — Sabah olunca halkın bir kısmı bir tarafa, bir kısmı da diğer tarafa gidiyor, acaba neden? Hoca cevap vermiş: — Hepisi ayni tarafa gitseler, dünyanın muvazenesi bozulur da ondan... Mudil hakikati ne açık, ne kadar berrak şekilde anla- î tan ve herkesin anlayışına hitap eden bir fıkra... Evet, in­ sanların hep bir tarafa gitmeleri hakikaten dünyanın mu - vazenesini bozardı. Cemiyet içinde iş bölümü, ferdlerin, her i birisi bir ihtiyaca cevap veren türlü, türlü meslekleri, çeşit, çeşit hayat gayeleri ve fikirleri vardır. İçtimaî ilerleme, iş bölümüne, iş nizamına, ideallerin tehalüfüne, karşılıklı yardımlaşmanın genişlemesine daya­ lı nır. Eğer insanlar arasında ilim ve marifetin getirdiği bu I ayrılıklar ve onları zabıta altına almakla beraber teşvik ve teşci eden nizamlar vücut bulmasaydı hayvan sürülerinden farksız yaşarlardı ve işte o zaman dünyanın muvazenesi bo­ zulmak şöyle dursun, dünyanın zaten mânası kalmazdı. İnsanlar arasında bulunan din, milliyet, ideoloji ihtilâf­ ları, ilim ve fazilet seviyesi farkları, refah ve saadet teha- I lüfleri, iş, meslek v e ticaret ayrılıkları bulunacak ki, millî seçkinlik, içtimaî ilerlerme ve daha şümullü bir tâbirle te­ rakki dinamizmi vücut bulsun. i '"' "'• F.: 3
  • 32. 34 İşte bu hakikat ve zaruret evelden takdir buyurulmuş dünya hayatının farikası yapılmış, nizam ve muvazene bu zemin üzerine kurulmuştur. BU H A L K I N DİLİNDEN K U R T U L A B İ L E N VARSA AŞKOLSUN... Hoca merhum, oğlu ile pazara gidiyormuş. Oğlunu eşeğe bin" dirmiş, görenlerden biri: — Hey gidi zemane gençleri, koea kavuğu ile şu âlim ve ihtiyar babasını yayan yürütüyor da, kendisi rahat, rahat eşeğe binip gi­ diyor, der. Çocuk: — Baba, bak ben sana zorlama demedim mi? Haydi artık inad etme şu eşeğe sen bin, der. Hoca eşeğe binmiş, biraz gitmifier, rastgelenlerden biri: — Ayol senin kemiğin kartlaşmış. İşte geldin gidiyorsun, genç çocuğa yazık değil mi demiş!.. Hoca tutar çocuğu da arkasına bindirir. Birkaç adım gidince,- birkaç gevezeye rast gelirler. Bunlar da: — Amma insafsızlık ha... Bir eşeğe iki kişi birden biner mi?.. Hele şu herif hoca da olacak, derler. Hoca, artık kızar, ikisi de eşekten inerler. Bozoğlanı önlerine- katarak yürürler. Çok geçmez bir iki kişiye rastlarlar. Bunlar da: — A'îlah, Allah... Bu ne budalalık. Eşek önlerinde bomboş hop­ layıp zıplasın da, kendileri şu sıcakta kan-ter içinde yayan yürüsün­ ler. Dünyada rte şaşkın adamlar var... Diyince. Hoca: — Gördün ya oğlum, der, bu halkın dilinden kurtulabilen var­ sa, aşkolsun... Sen, bildiğini yap, âlem ne derse desin. Halkın ağzı torba değil ki dikesin... Şahsî hükümlerimiz ne kadar değişik, dağınık v e bir­ birinden farklıdır. Fıkrada, bir eşeğe biniş ve gidiş gibi ba­ sit bir hal hakkında bile birbirine uymaz nice mantık hü - kümleri belirtilnrştir. Bu konuda akla gelen her hale baş vurulduğu halde, hiçbir grup veya kimse diğerinin, hükmüne varmamıştır.
  • 33. 35 Basit bir muaşeret, alelade bir olay hakkında bu kadar f i ­ kir ve hüküm ihtilâfı olursa, girift hâdiselerde, kıymet hü­ kümlerinin taallûk ettiği mevzularda ne hudutsuz ve aklı hayale gelmedik ihtilâflara düşülebileceği kolaylıkla kesti­ rilebilir. Kişinin suretinin değişikliği kadar mizacının da değişikliği malûm bir keyfiyettir. Tevekkeli., atalarımız mez­ hepten bahsolunur, meşreppten bahsolunmaz dememişler. Hükümler, hâdiselere taallûk eden fikir sağanaklarıdır. E- sintili ve çisentili havada yola çıkanların buna razı olmala­ rı, hattâ yağmurdan kaçarken doluya tutulabileceklerini göze almış bulunmaları kabilinden, ister şahsımızı, isterse ailemizi, cemiyetimizi ilgüend'rm'ş bulunsun, zahirî hare­ ketlerimizin hepisine başkalarının hüküm ve düşünceleri taallûk edeceği mücerrep bir hakikattir; bundan kaçımla- maz. Bunların ehemmiyeti yok, fakat hükümet işlerini çe­ virenlere, idare edenlere Allah büyük tahammül kudreti ihsan etsin. Hele matbuat hürriyeti rey mi demek olan de­ mokrasilerde bu kudret ve tahammüle cidden sahip olmak, hoşa gidenlerin yanında hoşa gitmiyenleri de müsamaha ile geçiştirmek, daha geniş b : r olgunluk göstererek, hoşa gitmese de haklı olanları dikkat nazarına alıp tâdili ve İsla­ hı cihetme gitmek mutlaka lâzımdır. Fikir sağnaklarma mukavemet- 'miz'n, tesamuhumuzun derecesi, olgunluğumu­ zun miyarıdır. (La rahate fiddünya) Dünyada rahat yoktur. Şairimiz bunu ne güzel ifade etmiştir: Asude olam dersen eğer gelme cihana — Meydana düşen kurtulamaz sengi kazadan. Fakat, üzülmeğe ve nevmid olmağa hiç lüzum ve ma - hal yok. Vicdan •murakabesini hareketlerinin nâzımı yapan, hâdiseleri olgunluk ve müsamaha ile karşıhyan, halis niyet sahibi, fikir ve kararının isabetinden emin, bu bakımlardan ekseriyeti tatmin etti ğ'ne kani insanlar için endişe ve üzün­ tüye düşülecek hiçbir cihet yoktur. Varsın, ne derlerse de-
  • 34. 36 sinler... Hocamız, güleryüzle zorlukların yenilebileceği ha­ kikatine uygun olarak ne güzel söylemiş: — Halkın ağzı torba değil ki, dikesin... BÂZAN ÖYLE Y A N L I Ş L I K L A R OLUYOR Kİ BU BİLE A Z GELİYOR... Hocanın mollalığı sırasında, bir aralık silâh taşımak yasak edil­ miş. Molla Nasreddin medreseye giderken, nasılsa cübbesinin altın­ dan bir yatağan bıçağı çıkmış. Mollayı subaşının karşısına çıkarmış­ lar, subaşı hiddetle: — Hükümet yasağını bilmiyor musun? Böyle güpegündüz bu kocaman alâmeti ne diye taşırsın? Diyince, molla hiç telâş etmeden: — Ben bununla derse bakarken kitabın yanlışlarımı düzeltiyo­ rum, der. Subaşı: — Benimle eğleniyor musun? Hiç bu kadar alâmetle yanlış dü­ zeltilir mi? Diyince, Molla şu cevabı verir: — Ağa hazretleri, bâzan öyle yanlışlıklar oluyor kî, bu bile az geliyor... Yanlışlıklar da indî ve enfüsîdir. Yanlışlığın mücerred «abstract» bir bünyesi olduğu, her halde ç o k münakaşaya değer bir keyfiyettir. Fakat, yanlışlıkların en hazini ve sa­ kınılması daha çok gerekeni ilim sahasındaki yanlışlıklar­ dır. Müsbet ilimler sahasında yanlışlıklar, müşahhas bir halde bulunmasına rağmen, içtimaî ilimler ve ahlâk saha­ sındaki yanlışlıklar telâkkiye bağlıdır. Birinin ilmî, ahlâkî gördüğünü bir diğeri ilmî ve ahlâkî telâkki etmez. Bunun­ la beraber meselenin çözüm noktası, ilim sahasında çoğun­ luğun tuttuğu taraf, ahlâk sahasında da müşterek kıymet hükümleridir. Hocamızın hazırcevaplık eseri olarak bulun­ duğu mukabelede, kıssadan hisse çıkarılacak ciheti, kalemin hatasını bâzan kılıcın düzelttiği vakıasıdır. Bütün devirler-
  • 35. 37 de insan mukadderatının idaresinde başlıca iki vasıta kılınç ve kalem değil midir? Tarihin bir elinde yapıcı bir adale takallüsiyle tuttuğu kılma, diğer elinde de inkişafının, ica- dmııij icazının, medeniyetinin, kültürünün sihirli vasıtası kalemi vardır. Beşer hayatında kalem ve kılınç birbirini ta­ mamlayıcı vasıtalardır. Hakikî medeniyet, seçkin millet, ka­ lemle kılıcını kullanmasını bilenindir. Kalem sevgi ve aşkla harekete geldiği halde, kılmç hışımla iner. Harpler, ihtilâl­ ler, kalemin hatasını düzeltmeğe savaşan k ı l m a n hışırtılı darbelerinden ibaret değil midir? Fakat, hocamızın daha o zaman verdiği cevapta belirttiği: arifane buluşun tanıttığı acı hakikat g'foi, artık öyle yanlışlıklar zamanında bulunu­ yoruz ki, o da kâfi gelmiyor. Atom bombasına kadar türlü öldürücü, korkunç ve dehşetli tahrip silâhları meydandadır. Acaba, dünya hayatında kalemin, tahripkârlık sembolü olan kılınca üstünlük göstereceği devir idrâk olunacak mıdır? V E R E S İ Y E ZEYTİN... Hoca, bir aralık zeytini satarmış. Komşularından bir kadın gelip bakmış, fakat pahalı bulup pazarlıkta uyuşamayınca Hoca, bir tane yiyip ondan sonra fiyat biçmesini söylemiş. Kadın rahmetli kocası­ nın adını söyliyerek Hocaya eski komşusunu hatırlatmış. Tanıdık .çıkınca da zeytini veresiye almak istemiş. Hoca: —- Hele sen bir kerre tadına bak... Diye ısrar edince: — Üç sene evvel Ramazanda hastalanmış, yedi gün oruç tuta­ mamıştım, şimdi onu kaza ediyorum... Deyinee Hoca şöyle söyler: — Yavrum sen veresiye zeytin almak istiyorsun amma Allah'a olan borcunu üç senede ödediğine göre artık zeytin hesabını ne va­ kit ödeyeceğini Allah bilir... Ben vazgeçtim. Hocanın bu fıkrasında da menfaat saikiyle girginlik ve onu kisvelemek için sofu görünürlük ele alınmıştır. Kadı­ nın bu meram ve niyetini anlıyan Hocamız, mal kaptırmak
  • 36. 38 gibi bir ziyana uğramamış, ona çok yerinde bir nükteli bu­ luşla susturucu cevabı vermiştir. Menfaat safkiyle girginlik', hınk deyicilik gibi aşikâr bir yol takip etmeden, sinsi şekilde ve zaaflardan istifade su­ retiyle faaliyet gösterir; bürünmiyeceği şekil ve kılık yok - tur. Fıkrada kadının ölmüş kocasından, komşuluktan bah­ sederek menfaat teminine çalışması, bahusus bunun bir ok­ ka zeytin gibi, zamanına göre hiç kıymetinde olan bir konu­ da ihtiyar edilmiş olması, basitlikle birlikte hâdisenin kom­ pleksini de taşımaktadır. Menfaat saikiyle girginlik, şahsî dostlukları, ticarî emniyeti baltaladığı kadar, maskelendiği yalan ve riya ile cemiyetin manevî kıymetlerine yönelmiş bir tahripkârlık vücude getirir. Ahde ve borca vefasızlık, bunların sonradan çıkan oyunlarıdır, bâzan daha ağır cü­ rümlere yol açacak kadar dramatik neticeler husule getirir. Akıllı ve basiretli insanların, dolambaçlı yollar takip eden menfaat saikiye girginliği vaktinde sezip önlemeleri, tesir­ siz ve zararsız bırakmaları, kendilerinin faidesine olduğu kadar, cemiyet için de, ahlâk salâbetlni temin bakımından büyük iyilikler sağlar. Burada dikkat edilecek hassas nok - ta, b u mücadeleyi yaparken yardımlaşma ve dayanışma duygusunu körletmeden ayrı tutmak, yerinde yardımlardan kaçınmamaktır. Sözüne ve borcuna sadık olan insanın, ha­ likına karşı borçlarını da ifa etmesi, ahlâkî bir tasfiye vesk leşidir. İmân ve şükür, diğer ibadetlerin başında gelir. İslâ- miyette kul hakkının, Allah'ın hakkından önce tutulduğu, onun tatminine bilhassa ehemmiyet verild: ği göz önüne ge­ tirilirse, yüce dinimizin ne kadar sağlam ve hakikatçi esas­ lara dayandığı kendiliğinden anlaşılır. Fıkrada bu esasın takdimli, tehirli anlatılmış bulunması, ilzam edici bir cevap teşkil etmesi gayesine müstenittir. BELKİ AĞAÇTAN Ö T E Y E Y O L GİDER. Bir gün mahalle çocukları aralarında:
  • 37. 39 — Geliniz, Nasreddini ağaca çıkarıp papuçlarını alalım, biraz şakalaşalım. Diyerek sözledirler ve kimse bu ağaca çıkamaz diye bir ağacın dibinde bahse tutuşurlar. Nasreddin bu lâfı duyunca aralarına ka­ rışarak «ben çıkarım der. Çocuklar da: — Çıkamazsın. Çıkılacak gibi görünür amma her yiğidin kârı değildir, git işine derler. Nasreddin kızarak: — Çıkarımıyım, çıkamazmıyım, ben şimdi size gösteririm. Diyerek, hemen eteklerini beline sokup, papuçlarını da koy­ nuna koymağa çalışınca, çocuklar: — Ya papucu neye koynuna sokuyorsun? Ağaçta papucun ne lüzumu var? Demeleri üzerine Nasreddin şu cevabı verir: —- Ey... Ne bilirsiniz arkadaşlar, hazır yanımda bulunsun, bel­ ki ağaçtan öteye yol düşer. Hocanın, çocukluk zamanına rastlayan bu fıkra da ih- tiyatkârlığa, darbımesel şekünde bir misal teşkil etmiştir. Küçük-yaştanberi yaradılışının üstünlüğünü tanıtan Hoca, bu nüktesile ihtiyatkârlığı anlatmıştır. Kendisine oyun yapmağa çalışanları boşa çıkarmış ol­ ması, ondaki seziş kabiliyetini açıkladığı kadar, akla gel­ medik ihtimalleri hesaba katmak, dirayetli, firasetli hare­ ket etmek, tedbir almak gibi hususlara ait ihtiyatkârlığı da bu nüktesile anlatmıştır. Hayatta, kuruluş tuzakların atla- nabilmesi, duyuş ve seziş kabiliyetile birlikte ve daha çoğu, dikkat ve basiretle mümkün olur. Tedbirde kusur etmemek, bir işi dört tarafından düşünmek akıllıca bir harekettir. Tedbirlilik, ihtiyatkârlık insana zarar getirmez. Bu fıkradaki tez, bizde ötedenberi umumiyetle yanlış anlaşılanın aksine olarak evvelâ tedbire sonra kadere bağlanmayı telkin eder ki, doğrusu, asıl müslümancası da budur. Çünkü, Allah kul­ larına akıl ve cüz'i irade ihsan eylemiştir. Bunun için her işde dirayet ve tedbir şarttır, ihtiyatkârlıkta, velevki ağaç­ tan öteye yol gidebileceğim düşünmek kadar ileri gitmek
  • 38. 40 şeklinde mahsûsun hilâfına da sapılmış olsa, kc'ırükörüne gaflet veya mücerred bir kaderciliğin insanın başına getire­ cekleri yanında, onun zihne telkin ve tahmil ettiği külfet hiç kalır. SEN BENİM SESİMİN GÜZELLİĞİNİ O ZAMAN ANLARDIN! Hoca merhum gençliğinde hamama gider. Hamamı tenha bu­ lunca bir kayabaşı tutturur. Sesi pek hoşuna gider. Kendi kendine: «Benim sesim bu kadar güzel olduktan sonra neden müslümanlara dinletmeyim» diyerek hamamdan çıkınca doğru minareyi boylar, öğleye' yakın bir zamanda temcit okumaya başlar. Aşağıdan biri ses- Jenir: — Be adam, bu berbat sesinle vakitsiz temcid okumaya ne zo~ run var? — Molla minareden cevap verir: — Eğer bir hayır sahibi buraya bir hamam yaptıraydı, ser» benim sesimin güzelliğini o zaman anlardın. Hocamızın bu fıkrasında ses mazmumle ilgili o kadar ince hakikat ve nükteler gizlidir ki, hiçbir devir ve zaman­ da tazeifğftni kaybetmeyecektir. «Ses» eski mantıkçıların inşam tarifte bir unsuru asli olarak ele aldıkları diğer va­ sıf ve unsurlardan biri olan «mütekellim nefs» beyanına dairdir. İnsanların birbirile anlaşıp konuşmalarında, dilsiz işaretlerinden şüphesiz ki, çok üstün bulunan ses'in, his; arzu ve taleplerimizi beyan ve ifadedeki rolü izaha muhtaç değildir. Hocanın nüktesindeki esas, «ses» in «mütekel­ lim nefs» ile olan batını ilgisidir, şekil ve zahir kasdedil- •miş değildir. Ses'in, su sesi, para ses,, kadın sesi gibi cüm­ lenin hoşuna gittiğinde ittifak bulunan çeşitleri yanında bir de sahiplerinin beğeneb'lecekleri, yumurcak, sesi, toy sesi, kartaloz sesi g'bi nevileri vardır. Hocamızın, haddi­ zatında güzel olduğuna dair hiçbir rivayet bulunmıyan ses'ini bahusus hamamda beğenmiş olması, ç o k kerre «zü­ ğürdün hamamda öğünnıesi» kabilinden, tecelliler vücude
  • 39. 4Î getiren «enaniyet»- bencilik'e ait bir nükteye işarettir. Her­ kesin kendisini beğenmesi, toz penbeden, koyu menekşe ren­ gine kadar süslü hayaller, nice nice niyet ve dilekler besle­ mesi bir realitedir. Ses, bu hayallere, dilek ve arzulara, hatta ihtiraslara bir âlet ve vasıta olunca* hususile bir d e hamamın aksi sada yapan ve şimdiki amplifikatör vazifesi gören kubbesini, güm, güm öttüren rolü, sıcaktan gev­ şemiş, buhardan neşvelenmiş arzular ve tahassüsler yanın­ da, sahibine bir Davud itminanı verince tablonun ne ola­ cağı meydandadır. Hocanın kendi sesini beğenip «müslü- manlara dinletmek» istemesi işte böyle bir heves ve arzusunu tanıtmaktadır. Lüzumsuz enaniyet duygularımız ve onların ilcaatı, gerek cemiyet ve gerekse şahıslarımız için ne kadar kötü­ lükler ve mahcubiyetler tevlid eder; hele bu tecelliler dinî sahada olursa. Hocamızın minarede temcid okuması da bizdeki vazifelileri intibaha, halkı irşada, din hükümle­ rini zamanın icaplarına uygun şekilde tâlime çağırmakta, basma kalıp telkin ve vaızların halkın hoşuna gitmiyeceği- ni anlatmaktadır. Hocanın fıkrasındaki bitiş beyanı, ses'in hoşa gidebil­ mesi için oracıkta, minare yerine hamam kubbesi ikame etmek gibi imkânsız ve tâdil edilemez bir hususa işaret suretiyle, hüsranlı bir intibahı ifade ediyor. Lüzumsuz, de­ ğersiz bencilikten, hüsranlı uyanış ve kendine gelişten ha- zer. ŞU RAFTAKİ KARA KAPLI KİTABI İNDİRİN BAKALIM Hocanın kadılığı esnasında biri gelip: — Kadı Hazretleri, kırda sığır yayılırken, galiba sizin olacak bir alaca inek bizim ineği karnından kakıp öldürmüş, buna ne lâ­ zım gelir? Deyince Hoca:
  • 40. 42 — Bunda sahibinin ne kabahati var? Hayvandan kan dâvası edilmez ya, der. Bu sefer adam: — Ben yanlış söyledim, bizim inek sizinkini öldürmüş. Deyince, Hoca şu cevabı vermiş: -— Ha, o vakit mesele çatallaşır. Bana şu raftaki karakaplı kitabı indirin bakayım... Hüküm ve kanaatlerimizde tarafsız olmamız lâzımdır Kendimiz için istediklerimizi başkaları için de dilemek, kaçındığımız şeylerden başkalarının da sakınmalarını ar­ zulamak ve buna gayret göstermek müslüman ahlâkının, insanlığın şıarlarmdandır. Hocamız bunu takdir temiyecek bir kimse değildi. Fıkranın, sonradan uydurulanlardan ol­ duğu hatıra getirildiği kadar, bir ibret dersi vermiş olmak için yapılmış bir lâtife olduğu da düşünülebilir. Bu ikinci ihtimal daha akla yakındır. Umumiyetle çuvaldızı karşım mızdakine batırmazdan, önce iğneyi, h e m de pek küçük iğ­ neyi nefsimizde denememiz bir ahlâk emridir. İNŞALLAH BEN GELDİM Geceleyin Hoca, karısile konuşurken: — Yarın sabah hava yağmurlu olursa oduna, olmazsa çifte gi­ deceğim, der. Karısı: — Hoca inşallah de, der. Hoca insanlık hali olarak: — Ne hacet, ikiden hâli değil, ikisinden birini yapacağım; der. Sabahleyin şehirden dışarı çıkınca bir sürü sipahi rastgele- yek: — Beri gel dayı, filân köyün yolu nerededir? Derler. Hoca, kayıtsızca, bilmem derse de, sipahiler hocanım ses çıkar­ masına meydan vermeden sille tokat önlerine katarak ve yayan yürüterek kasabaya kadar sürüklerler. Gece yarısı perişan ve bit­ kin bir halde evine dönen hoca kapıyı çalarak karısı, «kimdir o» •diyince, şöyle der: — Aç karıcığsm, inşallah ben geldim...
  • 41. 43 Burada dinî, hayırlı, mübarek bir esasa ait nükte ya­ pılmıştır. İcrasını kararlaştırdığımız fiillerimiz, yapılması­ nı düşündüğümüz işlerimiz için zaman payı bıraktığımıza göre, herhalde inşallah demekliğimiz, bunu hiçbir vakit unutmamamız lâzımdır. Resulü ekrem (S.A.). efendimize bile bu husus emr ve ihtar olunmuştur. Bütün müslüman- ların kavillerine ve fullerine bu mübarek kelime beşaretti, yümnlü başlangıç teşkil eder. Bunda müsebbibülesbab olan Yüce Tanrıdan, niyet ve dileğimizin hayırlı bir surette im­ kân ve fiil sahasına çıkışını tazarru ve niyaz hali vardır. Bu mübarek kelime garp âleminde de islâm tasav­ vuf ve itikadının senbolü olarak tanınmış, takdiri ve insafı elden bırakmıyan çevrelerde hayranlık uyandırmıştır. Bâzı garp milletlerinin dillerinde de muadilleri mevcuttur. Me­ selâ, Almanların aynı mânaya kullandıkları (Hoffentlich) zikredilebilir. Fakat, b u temenni olunur sözü hiçbir vakit, Allah mümkün kılarsa'nın feyzine erişemez. Karısının ih­ tarına rağmen, nasılsa insanlık halile, inşallah demeyen Hocanın ertesi günü sipahiler tarafından başına getirilen­ ler, hepimizin ibret gözünü açmalıdır. BİLENLER BİLMİYENLERE ÖĞRETSİN Nasreddin Hoca, bir 9ün vaızetmek için kürsüye çıkar: — Ey müminler, ben size ne söyliyeeeğim, bilir misiniz? Der. Cemaat: — Hayır, bilmeyiz. Demelerile Hoca: — Siz bilmeyince ben ne söyleyeyim? Diye kürsüden iner, gider. Yine bir güm kürsüye çıkıp ayni 'suali sorunca cemaat: — Biliriz. Derler. Hoca: — Mademki biliyorsunuz, o halde benim söylememe ne lüzum var? Der, yine çekilir, gider. Cemaat şaşırır. Bir daha kürsüye çı-
  • 42. 44 kar ve ayni suali sorarsa «kimimiz biliyor, kimimiz bilmiyor» deme­ ye karar verirler. Hoca bir gün yine kürsüye çıkıp ayni suali sorun­ ca: — Kimimiz brliyor, kimimiz bilmiyor. Cevabımı verirler. Bunun üzerine Hoca şöyle söyler: — Pek güzel.. O halde bilenler bilmiyenlere öğretsin... Bu fıkrada üç mesele bahis konusu edilmiştir: Cahile ilim telkin etmenin zorluğu, ikinci cevapta, yari bilgi sahip­ lerinin kendi noksan bilgilerine saplanıp kaldıkları, daha fazlasını kavrıyamamaları, üçüncü cevapta ise, bilenlerin bilmiyenlere öğretmekle mükellef bulunduklarıdır. Cahili aydınlatmak zor, hüner ve sabır isteyen bir işdir. Fakat, yan cahilin eğitimi koyu cahilin okutulmasından da me­ şakkatidir. Bir cemiyet için en büyük tehlike, cahillerin mevcudiyetinden ziyade,, yarı cahillerin, yan münevverle­ rin çoğunluğundadır. Hele bu yarı cahillik ve yarı münev­ ver lik din sahasında baş ve faaliyet gösterirse, tehlike büs-. bütün büyür. Çünkü taassup ve irticaın zemini ve vasıtası olur. Bunu kendi tarihimizde ve yakın zamanlardaki acı misalleriyle tecrübe etmiş bulunuyoruz. Halbuki, (Rabbinin adını anarak oku) hitabı cehli ile başlıyan yüce dinimiz, yerdeki ve gökteki mükevvenatm insana müsahhar kılın­ dığını beyan buyurmak suretiyle gerek şimdiki ve gerekse gelecekteki ilim ve fenlerin, inkişafların insanlığa mukad­ der olduğunu müjdeliyen Kur'anı kerim, beşer hayatının yegâne mânası olan ve insanın Hilkat sebebini teşkil eden, ilim ve marifetin yegâne sahibi halik, yine ilim ve fennin elverdiği azamî düşünce genişliği ile idrâk, edip, şükür ve hamd vazifesini ifa etmeği emr buyurmuştur. Şu halde her insana, hayatının sonuna kadar öğrenmek ve çalışmak, bu kadarla da kalmayıp b: lgişinden, tecrübesinden diğer­ lerini de faydalandırmak farzdır. «Bilmek» zamana, mekâna, şahsa göre değişen kıymet
  • 43. 45 hükümlerinden biridir. Bilgi ile bilmek arasındaki farkı ayırdetmemiz lâzımdır. «Bilgi» saf fikir cevheri halinde ta- biatte yeretmiş mücerret bir mefhumdur. Bdlmenin bilgiye bağlanışı, şahsm yetişme ve kültür seviyesine göre ve onun­ la mütenasip bir keyfiyet teşkil eder. İnsan yaşayışının bütün mânası ve muhtevası bilgi ve bilme münasebetleri üstüne kurulu fenomenler silsilesinin meydana gelişiyle ilgili ve ondan ibarettir. Bilmek, kâinatın idrakinden başlayıp, müsbet ve ma­ nevî bilgi dallarında, hatta âdiyat nev'inden olan konular­ da kendisini gösterir. Bilginin zaman ve mekân inkişafları­ na göre, hele müsbet ilim sahasında azçok istikrarlı bir du­ rumu bulunmasına rağmen, bilmenin hareketli, değişik bir bünyesi olması vakıanın izafî mahiyetini açıklar. Zaten il­ min inkişafı da bu izafiyetten, yâni idrâk ve şuurda hasıl ettiği duyuş ve in'ikâs ihtiyarında «reception» unun çeşit çeşit, başka başka olmasındandır. Terakki dinamizmi bu­ dur. Hoca fıkrasında, «bilmeyiz» cevabına karşı: «O halde ben size ne söyliyeyim» mukabelesile bilginin herşeyden önce, tahsil, terbiye gibi bir zemin üzerine kurulabileceğini, ancak bilenlerin veya bilmek istek ve ihtiyacında olanların bilgi hitap ve telkinlerine tâbi tutulabileceklerini açıkla­ mış olduğu gibi, «biliriz» demelerine karşı: « o halde söyle­ meme ne lüzum var» cevabile arife tarifin gerekmediğini, herkesin bilgisi kendisine mahsus olduğunu, bilineni tek­ rarda fayda bulunmadığını belirtmiş; üçüncü şıkta, yâni «kimimiz biliyoruz, kimimiz bilmiyor» beyanına karşılık, «o halde bilenler, b'Imiyenlere öğretsin» hitabile de, bilgi­ nin şahıs inhisarı altında bulunmadığını, elbirliğiyle ve cümlenin gayretile içtimaî bir zaruret ve vakıa olarak bil­ ginin neşir ve tâ m ; mi gerektiğini açıklamış yukarıda yaptı­ ğımız tahlili, mizacının fikir kompleksinde ifade ve teyid etmiştir.
  • 44. 46 YILDIZ YAPARLAR .Çocukluğunda Nasreddine: — Yeni ay girince eski ayı ne yaparlar? Diye sormuşlar. Cevap vermiş: — Kırparlar, kırparlar yıldız yaparlar. Eski ayın kırpılıp yıldız; yapılması, hatıraların kıymet- lendirümesinji remzeder. Geçmiş zaman olur ki, hayali ci­ han değer, atalar sözü bunu ne kadar güzel mânalandırır. Bunca meşakkatleri kucakhyan şu fani dünya hayatında, gül yaprakları üstüne düşen bahar şebnemini andıran tatlı hatıraların, o şebnem, g b i uçup gitmesine, bir, ömür boyun­ ca artık geni gelmiyecek o hatıralardan hafızada ancak bir iz kalmış olmasına hanginiz hayıflanmayız? Bahtiyar insan odur ki, hafızadaki o> silik izleri, yıldızlar gibi ancak binler­ ce ışık senelik ötelerden de ziyası gelse, şuurunun neş'esi ve hayatının neşvesi yapar. Mazimin zulmet yerine, yıldız gibi parlamasına hepi­ miz gayret gösterelim. İnsan hayatının, zulmet yerine ken­ disine güneşi, yıldızı seçmesi bir idealdir. Büyük Alman şa­ iri Goethe, «yerden göğe yükselip başını yıldızlara sürmek istiyen gafilin ayakları mücerred boşlukta sallanır,» der; bu megalomanlar - büyüklük hastalığına tutulanlar için bir ihtardır. Biz sâdece kafatası mızın içini manevî yıldızlarla bezemeğe bakalım. KÖR DÖĞÜŞÜ Hoca çocukluğunda da haşarı ve şakacı imiş. Birgün birkaç âmâ bir kahvenin peykesinde oturmuşlardı. Küçük Nasreddin d® çarşıdan birşey almak üzere oradan geçiyormuş. Elindeki parakese- isni şangır, şungur şakırdatarak: ' — Alın şu paraları da bol, bol paylaşın, der, fakat hiçbir şey vermeden uzakta bir köşeye çekilip sey­ re başlar. Âmâlar derhal: «Sana verdi, bana vermedi, hakkımı is-
  • 45. 47 terim» diye ait alta üstüste peykeden aşağı düşerler. Sapa, sopaya kavgaya tutuşurlar. Küçük Nasreddin karşıdan bunları seyrettikten sonra, şöyle söyler: — İstek ör döğüşü buna derler. Hayatın akışı, dirlik, düzenlik ister, yaşamanın mânası budur. Kör döğüşüyle, yolunu şaşıran ihtiraslar ve onların sebep oldukları şuriş, karışıkık halleri kasdedilmiştir. İhti­ rasını soysuzlaştıran, süfhleştiren kimsenin bu âlemdeki yeri, derin zulmet içine dalmış bulunan âmânınkinden fark­ sızdır. Hatta, âmâ herkesin şefkat ve rikkatini üstüne çek- diğf halde, beriki nefret ve istikraha uğrar. Gerek şahıs, gerekse aile ve cemiyet olarak, süflî ihtiraslara, gayri meş­ ru emellere, yolunu şaşırmış arzulara kendimizi kaptırma­ yalım. Ölçülü insaflı hareket, meşru emel, gayrın hukukuna riayet, saadetimizin, dirliğimizin temel taşıdır. İnsanlar için felâketlerin en hazini, neye uğradığını, ne istediğini, niçin döğüştüğünü anlıyamadığı, kör döğüşüne uğraması­ dır. BEN DE ZATEN PEŞTEMALA PAHA BİÇMİŞTİM Hoca, Timurlenkîe bir gün hamama girmiş, bir aralık Timur: — Acaba bana şöylece ne paha biçersin? Diye sormuş. Hoca: — Elli akçe demiş. Timur, şiddetle: — Be iz'ansız, yalnız belimdeki peştemal elli akça eder. Diyince, Hoca cevap vermiş: — Ben de zaten peştamala paha biçmiştim'. Size nasıl paha bi­ çebilirim? Hocanın bu fıkrasında doğru özlüğün ve açık sözlü­ lüğün bir ibret dersi var. Hoca bu fıkrasile müdahenekâr- lığı, büyüklere yaranmak ve onları pohpohlamak gayretkeş­ liğini reddetmiştir. Her devirde, mevki ve kudret sahibi
  • 46. 48 insanların umumiyetle hoşlandıkları, alt tabakada bulunan­ ların da türlü menfaat saikleriyle inceden inceye hesaplıya- rak hoşa gimek ve çıkarlarını elde etmek için bir âlet ve vasıta gibi baş vurdukları müdahenekârlık, bütün dünya­ da, fakat yakın tarihe kadar her türlü tezahürleriyle Şarkta, politik bir an'ane haline gelmişti. Despotizmi körükliyen, ti- ranlığa yol açan bu oprtunist ruh haleti, meydana getirdiği gayrimünevver ve insan haklarını nefyeden keyfi idare sis- temile Şark milletlerini, medeniyet âleminde Garp milletle- 'rininkine nazaran asırlarca geriye bırakmıştır. Fıkrada ol­ duğu gibi, karşıdaki tasarrufuna sınır tanımıyan bir ci­ hangir, yahut bir tiran da olsa, ona hakikati söylemekten çekinmemek, bir durumu olduğundan başka türlü göster­ memek, hele şahıs menfaatına, çıkara dayanan küçük he­ saplara girişerek onun uğruna amme işlerinin eyi surette görülmesine zarar betirecek pohpohlama yoluna sapmamak insanlık ve vatandaşlık icabıdır. Hoca, bu fıkrasile seciye üstünlüğüne delâlet eden şahsî cür'et ve cesaret halini mi­ zahının zarif nüktesine bürüyerek, meselâ «size nasıl paha biçebilirim» gibi cinaslı bir surette ifade etmiş, bir balama, Timur'a şahsiyeti yönünden paha biçilemiyecek derecede değerli olduğunu bildirir gibi görünmekle beraber, onun Hocaya pek açık olarak, sorduğu sualin mukadder cevabı­ na göre, üzerindeki peştemaldan gayrı değer taşımadığını •anlatmak istemiştir. Timurün, celâdetti, yüksek seciyeli, kahraman osmanlı hükümdarı Yıldırım Beyazidle mânâsız ve sadece aşırı bir hükümranlık kaprisile cidale girişerek devleti zaafa ve harabiyete düşürmüş olması, aynı zaman­ da askerleri tarafından orta çağ usullerine uygun surette zulüm ve çapulculuklar ihtiyar edilmiş bulunması ihtimali karşısında, Timuru itham etmiş bir halde, şahsî meziyetle­ rine, ilim ve fazıl erbabına, karşı göserdiği yüksek iltifat ve müsamahacılığma rağmen, hakikî hislerini nükte kisve­ sine de bürüse, açıkça söylemek cesaretini göstermiş ol-
  • 47. ması, ancak öğülmeğe değer bir ahlâk dersi tanıtmış bulun­ maktadır. Aşağıdaki fıkra da aynı mahiyette, medeni cesa­ retin, doğru sözlüğün parlak bir örneğidir: NEUZÜ BİLLÂH Timurlenk Hocaya demiş ki: — Hoca bilirsin ki, abfoasî halifelerinden herbirinin unvanı. Muvaffak Birlâh, Mütevekkil Alâllah gibi şeylerdir. Ben de onların arasında olsaydım unvanımı ne olurdu? Hoca, derhal şu cevabı vermiş: — Ey sahipkıran, hiç şüphe etmeyiniz, sizinki muhakkak su­ rette Neuzü Blllah olurdu. Evliya çelebi, seyahatnamesinin üçüncü cildinin onal- tıncı sahifesinde, Hocanm Akşehirli olduğunu söyledikten sonra der ki: «Gazi Hüdavendigâra yetişip ahdi Yıldırım handa neşvünema bulmuştur. Fazileti bahire sahibi olup, hazırce­ vap, ashabı kerametten hakîm, emri dini dünyada ^müsta­ kim ve mutedil bir ulu can idi. Timur ile hemmeclis olmuştur. Timur han, şerefi soh­ betlerinden hazzedip, o l hâkimin hatırı şerifleri için Akşehi- ri muaf tutarak nehbügaret etmemiştir. Cemiğ lisanda işbu Hocai dananın nasayih ve letaifi darbımesel makamında müstameldir: Cümleden biri, birgün Timur, Hoca ile ha­ mama gidip birer futa ile guslederlerken, esnayı kelamda Timur: — Hoca efendi, ben ki, cihangir bir Padişahı zişanım, satılmaklığım lâzım gelirse beni kaça alırsın, der. Hoca: — Kırk akçeye ancak alırım, cevabında bulunur. Ti­ mur: — Behey Hocam, benim futam kırk akçe eder, der. Hoca: — Ya, ben de kırk akçeye futayı alıyorum. Yoksa se- F.: 4
  • 48. 50 nin gibi bir Moğol parçasını ne yapacağım, bir mangır bile etmezsin, dedikte, hazır cevaplığından Timur han hazzede­ rek vafir ihsanlar eder. Daha nice yüzbinlerce şütur gürbe letaifi var ki, dillerde destandır. Yıldırım Han fevtinden sonra asrı çelebii sultan hanı Mehmet'de irtihali darıbaka buyurup, bu Akşehir haricin­ de kubbe ve türbei malumesinde defnolunmuştur. Canibi erbeasmı parmaklık ihata etmştir.» Evliya çelebi'nin, Timurla hamamda konuşmasını böy­ lece Zikrettiği, Nasrettin Hoca. olmayıp, (Ahmedî) mahlası­ nı taşıyan şair, Taceddin İbrahim İbni Hızır beydir. Latifi tezkeresinin 82 nci sayfasındaki kayde göre, Sivaslı, Os­ manlı müellifleri 2 nci cilt, 73 ncü sahifedeki kayda naza­ ran Amasyalı olduğu bildirilen şair, Yıldırım, Bayezidin şehzadelerinden Emir Süleyman'a milâdî 1405, hicrî 808 de (İskendername) yi yazmıştır. Lâmiinin oğlu Abdullah tara­ fından Kanunî devrinde tamamlanan ve tezhip edilen İe- t a f kitabında Ahmedînin Timurla bu şekilde lâtif eleştiri­ ni buluyoruz: «Rivayet olunur ki, Timur Han diyarı Rum'a nüzul ettikte, Rum'un zürafayı sühendanlanndan (İskenderna­ me) sahibi mevlâna Ahmedî Timur Han'la temam münase­ bet tahsil edüp, musahip olur. İttifak bir gün Timur Han'la ayşüişret için. hamama girerler; Timur Han, hoşhal olup, Mevlâna Ahmedîye der ki;: —• Mevlâna Ahmedî, şol benim, meclisimde olan üme­ ra ve ashabımı ve nüdema ve tevabiimi pahaya tutalım ve satılmış olsa, her biri negötürür? Görelim, der. Ahmedî dahi, her mirzasına bir paha söyler, her ağa­ sına bir kıymet tâyin eder. Timur Han dahi: —• Ya, ben ne getürürüm? der. Ahmedî eydür: — Otuz, kırk akçe getürürsün, der.
  • 49. 51 Timur Han eydür: — Bu ne sözdür kü, hemen yalnız benim futam mez- dolunsa otuz, kırk 'akçe getürür, der. — Ben dahi dediğim belindeki futa içindir ki, yoksa sen buçuk akçe değmezsin, der. Timur Han'ın hoşuna gelür. Ahmedî'ye talisini firavaıı edüp, meclisinde olan altun ve gümüş aleti ve bezm esbab cümlesin Ahmedîye ihsan eder. (İstanbul: Ali Ermrî ef. Kütüphanesi, No. 242 yazma Letaifi Lamiî adlı kitap,/s, 15) NASREDDİN HOCA İ L E DEHRİ Timurlenk Akşehirde iken bir dehrî gelip, tercümanı vas-fasi> le en büyük âlimlerle imtihanı olmak istediğini bildirir. Nihayet bunu Hoca ile karşılaştırmağa karar verirler. V e Ho­ caya bildirirler. Hoca der ki: herifi susturmağa çalışırız, fakat mu­ vaffak olamazsam, «o divâne meşrep bir adamdır, kendi kendine ortaya çıktı/ asıl âlimimiz başkasıdır.» Diye anlatırsınız. Nihayet Timurun huzurunda meclis kurulur. Dehrî, Timurun yanına gelip sol tarafına oturur, Türk âlimini bekler. Başında koca­ man bir sarık, sırtında geniş kollu bir biniş bulunduğu halde bir iki mollasiyle birlikte Hoca görünür, Timurun sağ tarafına oturur. Dehrî ortaya gelerek itina rie bir daire çizer, sonra cevap bekli­ yerek Hocanın yüzüne bakar. Hoca kalkıp dairenin ortasından bir çizgi çizerek ikiye taksimi ettikten sonra, dehrînin yüzüne bakar, sonra tekrar bir çizgi çekerek daireyi dörde ayırır. Üç bölüğünü kendi tarafıma çekip bir bölüğünü dehrî'ye doğru elinin tersiyle iter gibi yapar. Dehrî, takdir dolu nazarlarla bakarak cevabını tamam aldığını anlatır. Sonra, elini açılmış lâle gibi parmakları yukariye doğru kal­ kık olarak tutup bir kaç kerre yukarıya doğru sallar. Hoca da onun âksi olarak elinin üstü havada parmakları aşağıda olmak üzere bir işaret yapar. Dehrî, bunu da kabul eder. Sonra dehrî, kendisini eliyle gösterip parmaklariyle yerde hay­ van yürümesini taklit eder, derken karnını göstererek birşey çıkar n r gibi işaret eder. Hoca cebinden çıkardığı bir yumurtayı göster-
  • 50. 52 dikten sanr& iki kolunu saflıyarak uçar gibi yapar. Dehrî bunu' da beğenerek kalkar Hocanın ellerini öper. Herkes Hocayı tebrik eder, her taraftan hediyeler yağmıya baş­ lar. Bundan sonra Timurlenk Dehrîyi bir kenara çekerek tercüma­ nı vasıtasiyl© bu işaretlerin mânasını sorar. Dehrî dar ki: .Dünyanın yuvarlaklığı hakkında İslâm ulemasının fikrini öğ­ renmek istedimı, bu sebeple arzın yuvarlaklığını işaret ettim. Nas­ reddin Hoca Hazretleri bum; teslim ettikten başka üstüva hattını işaretle dünyanın yarısı şimal küresi, yarısı cenup küresi olduğunu söyledi. Sonra, dünyayı dörde ayırarak üç parçası deniz, bir parçası kara olduğunu anlattı, ben e'lierimi yukarıya doğru kaldırarak yer­ den nebatların, ağaçların, menfaların, mâdenlerin çıktığını anlat­ tım. Buna karşılık Hoca Hazretleri bunların husule gelmesi gökten yağmur yağışını, güneş ışığının vuruşunu vesaireyi anlattı. Sonra kendimi göstererek insanların ve elimle işaret ederek yoryüzünde ysşıyam diğer mahlûkların birbirinden ürediklerinî anlattım. Halbu­ ki, ziruhîardan mühim bir kısmını unutmuşum, cebinden bir yumur­ ta çıkararak ve eliyle uçar gibi yaparak gök yüzündeki kuşları da anlattı. Binaenaleyh bu büyük âliminizle ne kadar iftihar etseniz haklısınız, diye sözünü bitirdi. Sonra, Hocanın başına toplanarak ondan sordular. Hoca da şöy­ lece anlattı: — Yahu, siz bu adamı bana âlim diye tanıttınız. Halbuki bu aç gözlü herifin biri imiş. Yere bir daire çizerek «ah bir tepsi börek olsa» dedi. Evvelâ ikiye böldüm kardeş payı yaptım baktım aldırdı­ ğı yok, dörde böldüm, üçünü kendim aldım, birini ona b*raktım, za­ vallı razı oldu. Sonra işaretle «bir tencere pilâv kaynatılsa da kota- rılsa yesek» dedi. Ben de işaretle üstün© tuz, biber, fıstık, üzüm koymak ve yağ dökmek lâzımdır, dedim. O1 mesele de hallolurdu. Sonra, eliyle kendisini ve karnını işaret edip eliyle yürümek taklidi yapıp uzak yoldan geldiğini, nice zamandır iyi bir yemek yemeğe hasret çektiğini anlattı. Ben d© işaretle bildirdim ki, ben senden da­ ha açımı. Karnımın boşluğundan o kadar hafifim ki, kuş gibi uçacak haldeyim. Sabahleyin kalktım;, kadın katık olarak bir yumurta ver­ di, onu da yemeğe vakit bulamadım. İşte mesele bundan ibarettir. Ortada şaşacak bir şey yok...
  • 51. 53 Fıkrada akim akıldan üstün olduğu, iltibasa mahal ve­ recek durumların çeşitli anlayışlara yol açacağı belirtilmiş­ tir. Fıkranın son kısmı, Hocanın cehaletini açıklar gibi bir mâna ifade etmekte ise de, Hoca bu teşbih ve misâlleri, ga­ rp ihtimalle hâdiseyi tehzil etmek, ilmî mevzuları kavra­ maktan âciz bir kalabalığı neşelendirip, tatyip etmek için irad etmiş: olsa gerektir. Karşılaşma ilmî bir mübareze ve mübahase olduğuna göre, velev ki, işaretle anlaşmak sure­ tiyle tefekkür haddinin kemali araştırılmış olsa da, Hocanın durumu zekâsiyle, bilgisiyle kolladığı kolayca tahmin edi­ lir. Avrupada Kopernik ve ondan sonra ancak onyedinci a - sırda Galile tarafından yürütülen- ve büyük bir taassup ve gerilik zihniyetiyle tecrim edilen ilmî bir hakikatin ondan asırlarca evvel halife Harunurreşid'in oğlu Me'mun zama­ nında İslâm âlimlerince bilinmesi ve hattâ dünyanın dere - çelere ayrılması gibi şark ilminin parlak bir zaferini teşkil eden hususun, eski medrese tahsilinin esaslılığı yönünden Hocaya malûm bir keyfiyet bulunduğu tahmin edilebilir. Üst tarafı yine umumî malûmat çerçevesi dahilinde ze­ kânın istihraçlarda bulunmasından ibarettir ki, Hocamızın dehâ derecesine varan keskin zekâsiyle Dehrîye mağlûp ol­ mayacağını kabul etmek için ortada kifayetli ve mâkul se­ bepler vardır. A L L A H İ L İ K U L ARASİNA GİRİLMEZ. Hoca her seher vakti «Yarabbi bana bin altın ver. Dokuz yüz doksan dokuz olursa almam» diye dua edermiş. Komşusu olanı bir yahudi her gün bu duayı işitilmiş. Bir gün ne olacağını merak ederek bir kesenin içine dokuzyüz doksandokuz altın koyarak bir seher vakti Hocanın duası sırasında bacadan içeri atar; dinlemeğe başlar. Hoca parsları görünce duasının kabul edildiğini pek çok hamdüsenalar ederek altınları alır, sayar. Dokuzyüz doksandokıra tane olduğunu görür, vaziyetini hiç bozmayarak: «Dokuzyüz dok- sandokuzu veren Allah, birini de verir* diyerek hemen kabulle­ nir.
  • 52. 54 Yahudi işin bu neticeye vardığım görünce telâşa düşer. Orta­ lık ağarır ağarmaz Hocanın evine koşar ve gülerek: — Hocamı şu bizimi altınları ver, der. Hoca ciddî bir tavırla: ^ — Bezirgan, sen deli mî öldün? Benden ne parası istersin? Ben senden para istedim mi? Sen bana elinle bir para verdin mi? Deyince yahudi: — Canım Hocam, senin her seher vakti duanı dinliye, dinliye bakalım Hoca sözünde durup bir tane eksik olduğu için kabul ede­ cek mi diye o parayı ben attım. Hoca alaylı, alaylı gülerek: — Be yahudi, şu uydurduğun masala kendin inanıyor musun? Hiç bir yahudi tecrübe için adamın bacasından bu kadar para atar mı? Cenabı Hak bu kadar niyazımı üzerine onu bana ihsan etmiş­ tir. Diye ciddî bir surette sözü keser. Yahudi bu işin aralarında bitmiyeceğir.i anlayınca mahkemeye davet eder. Hoca: — Ben mahkemeye gitmekten kaçınmam. Ancak buradan ora­ ya yayan gidemem,, der. Yahudi güzel bir katır getirir. Hoca: — Benim haysiyetim var, bu eski cübbe ile hâkimin huzuru­ na nasıl çıkayım? Der. Yahudi, Hocayı yola getirmek için gayet kıymetli bir kürk getirip giydirir. Katıra biner, giderler. Kadının huzuruna çıkarlar Kadı ne istediklerini sorunca yahudi söze başlar: — Kadı Hazretleri, bu adamı benimi dokuzyüz dokaandokuz al­ tınımı aldı. Şimd inkâr ediyor, der. Kadı Hocaya ne diyeceğini sorunca. Hoca: — Kadı Hazretleri, bana eliyle' bir para vermiş midir? Soru­ nuz. Deyince Yahudi meseleyi baştan sonuna kadar anlatır. Hoca gülerek: , , • — Bu Yahudi benim komşumdur. İhtimal ki, ben para sa­ yarken işitmlşîir. Hakikaten Rabbim bana birçok altın ihsan bu­ yurdu. Daha bunun nice katını vermeğe de kadirdir. Bu yahudiye gelince bir müslümana, ölüm derecesine gelse bile bir para ver­ mez. Bir dolapla benden malım: almak ister. Şimdi sorsanız binip buraya geldiğim dışarıda duran katıra da sahip çıkar.
  • 53. 55 Deyince Yahudi katın da elden çıkarmak korkusuyla: — Elbette benimdir. Mahkemeye yayan gelmemek istediğin için daha şimdi altına çektim, der. Kadıya bar tereddüt gelir. Hoca hemen: — Gördünüz ya, şimdi sırtımdaki kürke de sahip çıkar, der, demez Yahudiye büsbütün fenalık gelerek: -— Öyle ya o da benimdir. Deyince artık kadı hiddetlenir: — Beher şirret Yahudi, hem cümlemizin tanıdığı böyle bir muhterem, mallarını gashetmek, hem de mahkeme ile eğlenmek istiyorsun. — Yıkıl dışarı. Diyerek mahkemeden kovar. Hoca büyük bir vakar ile kürküne bürünüp katıra binerek evine gider. Sonra ümitsiz bir halde hasını dövmekte olan komşu­ su Yahudiyi çağırır. Matlarını tamamen teslim ederek gönlünü al­ dıktan sonra şu sözleri söyler: — Bir daha Allah ile kul arasına girip kimseyi rahatsız et­ me. Hocamızın bu fıkrası, hâdiseyi hazırlayış, ona veçhe verme, sonra ondan ibretli netice çıkarma tarzı itibarile ne kadar hakîmanedir. Fıkrada evvelâ yahudinin boşa çıkan düzeni ve alayı, ikinci olarak Hocanın Yahudiyi üstadane bir şekilde atlatı- şı ve yaya bırakması, üçüncü olarak ta sade Yahudiye de­ ğil, fakat herkese bir hikmet dersi vermiş olması yer al­ mıştır. Allah ile kul arasına girilmemesi islâmlığın başlı­ ca şiar ve esaslarından biridir. Hocanın, Allah'a karşı va­ ki n'y azında muziplik için araya giren Yahudi onun haki­ mane, üstadcasma tertibile kâfi derecede eza görmüş ve bu ona ibretli bir ders teşkil etmiştir. Şurası gelmişken işaret edelim: Diğer dinlerde Allah ile kul arasına girmek gayretkeşliklerini işityoruz. Meselâ Hiristiyan ruhanileri­ nin günah çıkarmaları bu cümleden olsa gerektir. Fakat
  • 54. 56 müslümanlıkta ruhbaniyet bulunmadığından bu türlü faa­ liyetler yer bulmamıştır. (Bununla beraber, fıkradaki, Allah'la kul araşma gir­ memek ihtarı herkese yapılmıştır. Hayatta birçoklarımız, bu kudsî vecibeye maalesef gereği gibi riayet göstermiyo­ ruz. Yüce peygamberimizi bile ancak tebliğle mükellef tutan aziz dinimiz, Allahla kul arasında yalnız ahretteki peygamber şefaatından başka tavassut kabul etmemiştir. Böyle olduğu halde, vazifeleri ancak dinin, hükümlerini halka anlatıp onu irşaddan ibaret olması lâzım gelen ve din adamı diye ortada geçinen bazı insanlara da böyle ta- zip ve ihtarlar gerekiyor. Hepimiz kıssadan hisse çıkara­ lım- Y E , KÜRKÜM Y E . Hoca davet olunduğu bir ziyafete eski" elbisesi ile gider. Kimse ehemmiyet vermez. Hemen gizlice oradan sıvışır, evine koşarak yeni elbiseleriyle kürkünü giyer, geri dönüp geîir. Bu defa Hocaya ikram ve iltifat fazladır; baş sofraya oturturlar, nefis yemeklere işaretle buyurun derler. Hoca, kürkümün yenini yemek sahanına uzatarak; —- Buyur kürküm, der. Oradakiler: — Hoca ne yapıyorsun? Deyince, olanı biteni anlatarak şu cevabı verir: — Madem, ki, ikram kürkedir yemeğe de o buyursun. . Alayişe, zevahire kapılmak, kılığa kıyafete itibar gös­ termek, insanların her devir ve zamanda zaaflarından biri­ ni teşkil etmiştir. Evlerimizde misafirlerimize ikram s^in. bulundurdu­ ğumuz yaldızlı, renk renk süslü kâğıtlara sarılı mağşuş şe­ kerlere bilerek verdiğimiz ehemmiye ve itibar gibi, ham ervahın da mevkiine, kıyafetine ehemmiyet vermeği, ya